PATA PAT BİR SAVAŞTAN DEMOKRATİK MÜCADELEYE

Türk devleti ile Kürt özgürlük hareketi arasında yaklaşık yarım asra yayılan ağır bir çatışma süreci yaşandı. Zaman zaman çatışmalar sertleşti, zaman zaman silahlar sustu; ateşkesler, temaslar ve çözüm arayışları gündeme geldi. Ancak sonuçta ortaya çıkan gerçek şudur: Bu uzun savaşın kazananı olmadı, bedelini ise halklar ödedi.

PATA PAT BİR SAVAŞTAN DEMOKRATİK MÜCADELEYE

Ben buna “pata pat bir savaş” diyorum. Çünkü yıllarca süren çatışmalara rağmen taraflardan hiçbiri diğerini ortadan kaldıramadı. Devlet Kürt meselesini askeri yöntemlerle bitiremedi; Kürt hareketi de meselenin yalnızca silahlı mücadeleyle nihai çözüme ulaşamayacağını gördü. Elli yıllık deneyimin ortaya çıkardığı en önemli gerçeklerden biri budur.

Bu savaşın insani bedeli çok ağır oldu. Hayatını kaybeden gencecik insanlar, evlatlarını yitiren anneler, sönen ocaklar, parçalanan aileler ve kuşaklar boyunca taşınan büyük acılar kaldı geriye. Bunun yanında ekonomik ve toplumsal maliyet de küçümsenemez. Savaş için harcanan kaynakların bedelini yalnızca Kürtler değil, Türkiye’de yaşayan bütün halklar ödedi.

Hiçbir siyasal hareket sonsuza kadar savaşmak amacıyla ortaya çıkmaz. Mücadeleler belirli tarihsel, siyasal ve toplumsal talepler üzerinden doğar. Kürtlerin temel taleplerinin başında da kendi kimliğiyle var olabilmek, dilini özgürce yaşatabilmek, demokratik haklara sahip olmak ve siyasal iradesini ifade edebilmek gelmiştir.

Geçmişte Kürt kimliğini ve dilini inkâr eden politikalar vardı. Bugün ise gelinen noktada Kürtlerin varlığını yok saymak artık mümkün değildir. Kürt meselesi yalnızca Türkiye’nin değil, Ortadoğu’nun ve uluslararası siyasetin de görmezden gelemeyeceği bir gerçeklik haline gelmiştir.

Şimdi esas mesele, bu tarihsel gerçekliği demokratik ve hukuki güvenceye dönüştürmektir.

Bu nedenle bugün tartışılan yeni dönemi taktiksel bir manevra olarak değil, mücadele biçiminin değiştiği stratejik bir dönem olarak değerlendirmek gerekir. Silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçmek, mücadelenin sona ermesi anlamına gelmez. Tam tersine; siyasal örgütlenmenin, diplomasinin, toplumsal mücadelenin, demokratik eylemin ve hukuk alanının çok daha güçlü kullanılmasını gerektirir.

Çünkü elli yıllık çatışmanın yarattığı büyük bir güvensizlik mirası vardır.

Bu güvensizlik birkaç açıklamayla ortadan kalkmaz. Karşılıklı görüşmelerin ve iyi niyet açıklamalarının ötesinde, toplumun görebileceği somut adımlara ihtiyaç vardır. Hukuki düzenlemeler, demokratik güvenceler ve siyasal alanı genişletecek uygulamalar sürecin kalıcılaşması açısından belirleyici olacaktır.

Bugün atılabilecek ilk hukuki adımlar bu nedenle son nokta değil, başlangıç olarak görülmelidir. Süreç ilerledikçe diyaloğun güçlenmesi, karşılıklı güven yaratacak yeni adımların atılması ve toplumun daha açık biçimde bilgilendirilmesi gerekir. Çünkü halkın bilmediği, anlamadığı ve kendisini öznesi olarak görmediği bir sürecin güçlü biçimde ilerlemesi kolay değildir.

Ancak burada bütün sorumluluğu yalnızca görüşme masasında bulunan aktörlere bırakmak da doğru değildir.

Demokratik çözüm isteyen herkesin sorumluluğu vardır. Toplum örgütlenmeli, demokratik taleplerini görünür hale getirmeli, barış ve çözüm iradesini güçlü biçimde ortaya koymalıdır. Demokratik eylem, siyasal çalışma, diplomasi, sivil toplum, basın ve toplumsal örgütlenme bu yeni dönemin temel mücadele alanları olmalıdır.

Özellikle Kürt toplumu açısından yeni dönem bir bekleme dönemi değil, demokratik seferberlik dönemi olmalıdır.

Her birey “Birileri bu işi çözer” anlayışından çıkmalı; bulunduğu yerde demokratik çözümün toplumsal gücünü büyütmeye çalışmalıdır. Avrupa’da diplomasi, ülkede demokratik siyaset, yerelde örgütlenme, toplum içerisinde bilinçlendirme ve her alanda barışçı-demokratik mücadele güçlendirilmelidir.

Çünkü devletleri demokratik adım atmaya yönelten yalnızca iyi niyet değildir. Örgütlü ve güçlü toplumsal talep de siyasetin yönünü değiştirir.

Yarım asırlık çatışmadan çıkarılması gereken ders budur: Silahların konuştuğu dönemin yerine siyasetin, hukukun, diplomasinin ve demokratik mücadelenin konuştuğu bir dönem kurulmalıdır.

Bu süreç kolay olmayacaktır. Provokasyonlar, güvensizlikler, karşılıklı tereddütler ve gerilimler yaşanabilir. Önemli olan bütün bunlara rağmen demokratik çözüm iradesini kaybetmemektir.

Elli yıllık “pata pat savaşın” ardından artık mesele kimin kimi yeneceği değildir.

Asıl mesele, kimsenin yenilmediği; halkların, demokrasinin ve barışın kazandığı yeni bir siyasal zemini yaratmaktır.