BİR BAŞKASININ BAŞARISINI ALKIŞLAYABİLMEK
Yaklaşık 35 yıllık sivil toplum çalışmaları içerisinde edindiğim bir gözlemi ve tecrübeyi paylaşmak istiyorum.
Devrimci, demokrat, ilerici ve aydın olarak nitelendirdiğimiz kurumların temel amaçlarından biri topluma öncülük etmek, toplumu geliştirmek ve daha demokratik bir yaşamın oluşmasına katkı sunmaktır. Ancak yıllar içerisinde şunu üzülerek gözlemledim: Başkalarının başarısını takdir etme, emeğe saygı gösterme ve birbirimizi yüceltme kültürümüz giderek zayıflıyor.
Bir arkadaşımız güzel bir çalışma yaptığında onu kutlamak yerine, çoğu zaman yaptığı işin eksik tarafını arıyoruz. Birisi başarılı olduğunda başarısını hepimizin ortak kazanımı olarak görmek yerine, “Nerede hata yaptı?” diye bakıyoruz. Bazen ortada eleştirilecek hiçbir şey yokken bile adeta elimizde fenerle kusur arıyoruz. Bir şey bulamazsak da “Mutlaka bilmediğimiz bir şey vardır” anlayışıyla hareket ediyoruz.
Oysa özellikle demokratik kurumlarda esas olması gereken yoldaşlık ve arkadaşlık kültürüdür. Birbirimizi aşağıya çekmek değil yukarıya taşımak, bir arkadaşımızın başarısını kendi başarımız gibi görmek, ortaya konulan emeğe sahip çıkmak gerekir.
Bir insan güzel bir iş yapmışsa “Eline, emeğine sağlık” diyebilmek neden bu kadar zor olsun?
Bir arkadaşımız başarılı olmuşsa onu alkışlamak bizi küçültmez. Tam tersine, başkasının başarısından mutluluk duyabilmek insanın özgüvenini, olgunluğunu ve demokratik kişiliğini gösterir.
Ne yazık ki kurumlarımızda zaman zaman mütevazılığın yerini ego, dayanışmanın yerini rekabet, eleştirinin yerini dedikodu alabiliyor. Kimse kimseyi yeterince beğenmiyor; herkes kendi doğrusunu tek doğru olarak görmeye başlıyor. Farklı bir düşünceye tahammül azalıyor, insanların emeğini teslim etmek zorlaşıyor.
Aydın olduğunu düşünen kişi bazen toplumdan uzaklaşıp kendisini toplumun üzerinde görebiliyor. Bir alanda başarılı olan başka biri de aynı yanılgıya düşebiliyor. Buna karşılık diğerleri de o kişinin başarısını kabul etmek yerine onu aşağıya çekmeye çalışabiliyor.
Sonuçta herkes birbirinden şikâyet ediyor ama çok az insan dönüp kendisine bakıyor.
Böyle bir kültürün olduğu yerde güçlü bir örgütlenme ve kalıcı bir kurumsal başarı yaratmak kolay değildir.
Çünkü kurumları yalnızca tüzükler, yönetim kurulları, binalar veya toplantılar ayakta tutmaz. Kurumları ayakta tutan asıl güç; güven, dayanışma, karşılıklı saygı, emek ve birlikte başarma duygusudur.
Eleştiri elbette olacaktır. Hatta demokratik kurumların gelişmesi için eleştiri vazgeçilmezdir. Ancak eleştiri ile değersizleştirmeyi birbirinden ayırmak gerekir.
Eleştiri geliştirmek için yapılır; aşağı çekmek için değil.
Bir arkadaşımız yanlış yaptığında eleştirebiliyorsak, doğru yaptığında da alkışlayabilmeliyiz. Başarısızlığını konuştuğumuz kadar başarısını da konuşabilmeliyiz. Çünkü sadece hata arayan bir kurum kültürü zamanla insanları üretmekten, sorumluluk almaktan ve emek vermekten uzaklaştırır.
Bugün kurumlarımız açısından en önemli ihtiyaçlardan birinin yeniden eğitim ve demokratik kurum kültürü olduğunu düşünüyorum.
Kurumlarımız aynı zamanda insanların birbirini dinlemeyi, farklı düşüncelere saygı göstermeyi, eleştiri ve öz eleştiri yapmayı, kolektif çalışmayı ve başkasının emeğini sahiplenmeyi öğrendiği alanlara dönüşmelidir.
İmkânlarımız var. Toplumumuz bu çalışmalara ilgisiz değil. Gerektiğinde maddi ve manevi desteğini de sunuyor. Ancak bu kurumlara öncülük eden bizlerin de kendimizi sürekli gözden geçirmemiz gerekiyor.
Egomuzu değil ortak emeği, kişisel başarıyı değil kolektif başarıyı, dedikoduyu değil açık ve dürüst eleştiriyi büyütmeliyiz.
Çünkü bir arkadaşımızın yükselmesi bizim alçalmamız anlamına gelmez.
Bir başkasının başarısını alkışlamak bizi küçültmez.
Tam tersine, birlikte büyüyebilecek kadar olgun olduğumuzu gösterir.
Birbirimizi aşağı çekerek hiçbir yere varamayız.
Ama birbirimizin elinden tutup yukarı kaldırabilirsek, yalnızca insanları değil, kurumlarımızı ve toplumumuzu da birlikte yükseltebiliriz.


