KÜRT SORUNU VE DEMOKRATİK ÇÖZÜM
Savaşmak Kadar Barışı Kurmak da Cesaret İster Kürt meselesini bugünün birkaç tartışmasına bakarak anlamaya çalışmak, yarım asırlık bir mücadeleyi tarihsiz okumaktır. 1970’lerden bugüne Kürtlerin temel taleplerinin başında kendi kimliğiyle var olabilmek, anadilini özgürce konuşabilmek, kültürünü yaşatabilmek ve tarih sahnesinde başka bir kimliğin gölgesinde değil, kendi adıyla kendisini ifade edebilmek gelmiştir.
Bu talepler uğruna ağır bedeller ödendi. İnsanlar ömürlerinin büyük bölümünü dağlarda, cezaevlerinde, sürgünde ve mücadele alanlarında geçirdi. Binlerce insan yaşamını yitirdi. Aileler parçalandı, köyler boşaldı, kuşaklar çatışmanın içinde büyüdü.
Dolayısıyla bugün demokratik çözümü tartışırken önce bu tarihe saygı göstermek gerekir.
DÜN “NEDEN SİLAH?” DİYENLER, BUGÜN “NEDEN BARIŞ?” DİYOR
Yıllarca Kürt hareketine, “Silahlı mücadelenin dönemi geçti, neden hâlâ silahta ısrar ediyorsunuz?” diye soran bazı çevrelerin bugün tam tersini söylemesi düşündürücüdür.
Şimdi de çıkıp:
“Silah neden bırakılıyor?”
“Demokratik çözüm neden aranıyor?”
“Mücadeleden neden vazgeçiliyor?”
diye soruyorlar.
Oysa demokratik mücadeleye yönelmek, mücadeleden vazgeçmek değildir.
Mücadelenin yöntemini değiştirmek ile mücadeleyi terk etmek aynı şey değildir.
Tarih boyunca hiçbir mücadele tek bir yöntemle sonsuza kadar devam etmemiştir. Koşullar değişir, toplum değişir, bölgesel ve uluslararası dengeler değişir; buna bağlı olarak mücadele yöntemleri de değişir.
Siyasetin aklı tam da burada ortaya çıkar: Dün gerekli olan yöntemi kutsallaştırmadan, bugünün koşullarında halkın geleceğini hangi yöntemin ileri taşıyacağını görebilmek.
SAVAŞI EN KOLAY, BEDELİNİ ÖDEMEYENLER SAVUNUR
Burada üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir ahlaki mesele vardır.
Hayatının büyük bölümünü cezaevlerinde, dağlarda, sürgünde veya mücadele içerisinde geçirmiş insanlara; yaşamının güvenli alanından “Savaşmaya devam edin” demek kolaydır.
Çünkü savaş kelimesini söylemek birkaç saniye sürer.
Ama savaşın kendisi yıllar sürer.
Bedeli gençlerin yaşamıdır. Annelerin gözyaşıdır. Cezaevleridir. Sürgündür. Yoksulluktur. Kaybedilmiş yıllardır.
Bu nedenle savaşı yaşamayanların savaşı romantikleştirmesi doğru değildir.
Eğer birileri hâlâ silahlı mücadelenin tek yol olduğuna inanıyorsa, başkalarının çocuklarına savaş çağrısı yapmak yerine önce kendi savunduğu düşüncenin bedelini kendisinin göze alması gerekir.
Uzaktan kahramanlık çağrısı yapmak kolaydır.
Asıl mesele, bir halkın geleceğini düşünerek sorumluluk almaktır.
BARIŞ TESLİMİYET DEĞİLDİR
En büyük yanılgılardan biri de barışı teslimiyet olarak görmektir.
Oysa bazen savaşmak cesaret ister; bazen de yıllarca savaşmış bir hareketin yeni koşulları okuyarak demokratik siyasetin önünü açması çok daha büyük bir siyasal cesaret gerektirir.
Barış, geçmişte verilen mücadelenin inkârı değildir.
Tam tersine, verilen bedellerin yeni kuşaklara daha fazla ölüm değil; özgürlük, hukuk, kimlik, dil ve demokratik yaşam olarak aktarılabilmesidir.
Bir mücadele yalnızca kaç yıl savaştığıyla değil, halkına nasıl bir gelecek bırakabildiğiyle değerlendirilmelidir.
Çünkü hiçbir halk sonsuza kadar savaşmak için mücadele etmez.
İnsanlar savaşabilmek için değil, bir gün savaşmak zorunda kalmadan yaşayabilmek için mücadele ederler.
DEMOKRATİK ÇÖZÜM BİR SON DEĞİL, BAŞLANGIÇTIR
Elbette bugün yürütülen sürecin eksikleri tartışılabilir.
Hukuki çerçevesi tartışılabilir.
Atılması gereken adımlar sorgulanabilir.
Devletin sorumlulukları konuşulabilir.
Demokratikleşme, anadil, hukuk, eşit yurttaşlık, siyasi özgürlükler ve toplumsal güvence konusunda daha güçlü talepler dile getirilebilir.
Bunların hepsi meşrudur ve gereklidir.
Fakat eleştiri başka, daha başlangıç aşamasındaki bir demokratik çözüm ihtimalini peşinen değersizleştirmek başkadır.
Çerçeve yasa eksikse tamamlanması için mücadele edilir. Demokratik güvenceler yetersizse güçlendirilmesi istenir. Süreç yavaş ilerliyorsa hızlandırılması için toplumsal baskı oluşturulur.
Demokratik mücadele tam olarak budur.
Bu nedenle demokratik çözüm sürecini bir bitiş olarak değil, yeni bir mücadele döneminin başlangıcı olarak görmek gerekir.
BUNDAN SONRASI TOPLUMUN MÜCADELESİDİR
Bugün yurtseverlere düşen sorumluluk yalnızca gelişmeleri izlemek değildir.
Bu süreci halka anlatmak gerekir.
Sokakta, mahallede, dernekte, kurumlarda, üniversitelerde, Avrupa’da ve Türkiye’de demokratik çözüm fikrini büyütmek gerekir.
Çünkü barış yalnızca liderlerin veya siyasi partilerin masasında kurulamaz.
Barışın gerçek masası toplumun kendisidir.
Toplum sürece sahip çıkmazsa en doğru fikirler bile kâğıt üzerinde kalabilir. Fakat örgütlü bir toplum demokratik çözüm talebini güçlü biçimde sahiplenirse, bugün küçük görünen bir başlangıç yarının büyük demokratik dönüşümüne dönüşebilir.
Bu nedenle görevimiz birbirimizi suçlamak değil; eksikleri görerek süreci ileri taşımaktır.
Eleştireceğiz.
Sorgulayacağız.
Eksikleri söyleyeceğiz.
Ama çözüm ihtimalini büyütmekten vazgeçmeyeceğiz.
ÇÜNKÜ BARIŞ, MÜCADELENİN İNKÂRI DEĞİL SONUCUDUR
Yarım asırlık mücadelenin sonunda yeniden yarım asırlık bir savaş istemek kolaydır.
Zor olan, verilen bütün bedelleri demokratik bir kazanıma dönüştürebilmektir.
Bugün önümüzde böyle tarihsel bir sorumluluk bulunmaktadır.
Kürt halkının kimliğiyle, diliyle, kültürüyle, siyasi iradesiyle özgürce yaşayabileceği demokratik bir düzen yaratmak; geçmiş mücadeleyi küçültmez. Aksine o mücadelenin ödediği bedelleri anlamlı hale getirir.
Çünkü bir halkın en büyük zaferi çocuklarının dağa çıkmak zorunda olmadığı, annelerin cezaevi kapılarında beklemediği, insanların kimliklerini saklamadığı ve düşüncelerini özgürce ifade edebildiği bir yaşam kurabilmesidir.
Savaşmak bazen zorunluluk olabilir.
Ama barışı kalıcı hale getirmek tarihsel bir ustalık ister.
Şimdi mesele kimin daha yüksek sesle savaş sloganı attığı değildir.
Mesele, yarım asırlık mücadelenin birikimini demokratik haklara, özgürlüğe, eşitliğe ve kalıcı barışa dönüştürebilmektir.
Ve bugün yurtseverlere düşen en büyük sorumluluk; demokratik çözüm mücadelesini halka anlatmak, örgütlemek, eksiklerini tamamlamak ve onu başarıya ulaştıracak toplumsal gücü yaratmaktır.
Çünkü mesele silahı kutsamak değil, halkın geleceğini kazanmaktır.


