KLASİK DERNEKÇİLİK AŞMAK GEREKİR

Avrupa’da yaşayan toplumumuzun kendi köylerinde “Kültür Merkezi” adı altında mekânlar oluşturması kuşkusuz önemli ve değerlidir. Özellikle büyüklerimizi kaybettiğimizde cenazelerimizi temiz, düzenli ve insana yakışır bir ortamdan uğurlayabilmek hepimiz açısından anlamlıdır.

KLASİK DERNEKÇİLİK AŞMAK GEREKİR

Bu merkezlerin ortaya çıkarılması da kolay değildir. Ciddi maddi kaynaklar harcanıyor, insanlar zamanından ve emeğinden fedakârlık ediyor; kimi maddi katkı sunuyor, kimi çalışıyor, kimi de başka biçimlerde destek oluyor. Bu emeğin hiçbirini küçümsemiyorum. Tam tersine, bu merkezlerin ortaya çıkmasında emeği bulunan herkesin çabası saygıyı ve takdiri hak ediyor.

Ancak tam da bu kadar büyük emek ve para harcandığı için şu soruyu sormamız gerekiyor:

Kültür merkezi dediğimiz yerler gerçekten kültür merkezi işlevi görüyor mu?

Ben özellikle Kürecik üzerinden örnek vermek istiyorum. Kürecik’te yapılan merkezler toplumumuzun büyük özverisiyle ve ciddi maliyetlerle ortaya çıkarıldı. Fakat bu mekânların önemli bir bölümü bugün ağırlıklı olarak cenazelerin kaldırıldığı alanlar olarak kullanılıyor.

Oysa adı kültür merkezi ise işlevinin de buna uygun olması gerekir.

Kürecik, Kürt ve Alevi köylerinden oluşan küçük bir bölge. Dolayısıyla kültür merkezlerimizin kendi tarihimize, kültürümüze ve toplumsal ihtiyaçlarımıza uygun faaliyetlerin yürütüldüğü canlı mekânlara dönüşmesi gerekir.

Örneğin neden saz kursları olmasın? Neden semah çalışmaları yapılmasın? Neden çocukların ve gençlerin yararlanabileceği güçlü bir kütüphane oluşturulmasın?

Neden gençlerin oturup kitap okuyabileceği, araştırma yapabileceği, birbirleriyle tanışıp zaman geçirebileceği alanlarımız olmasın? Masa tenisi, bilardo, satranç ve benzeri sosyal etkinlikler için küçük alanlar oluşturmak çok mu zor?

Özellikle yaz aylarında Avrupa’da yaşayan toplumumuzun önemli bir bölümü çocuklarıyla birlikte köylerine gidiyor. Avrupa’da büyümüş bir genç Kürecik’e geldiğinde kültür merkezine neden gitmek istesin?

Orada kendisine hitap eden hiçbir şey yoksa, bir saat bile keyifle zaman geçiremiyorsa o mekânla nasıl bağ kuracak?

Tam tersine genç oraya gittiğinde masa tenisi oynasa, saz çalmayı denese, bir kültürel etkinliğe katılsa, kitap okusa, arkadaşlarıyla güzel zaman geçirse ertesi yıl köye geldiğinde yeniden oraya gitmek isteyecektir.

Kültür merkezi dediğimiz yer tam da böyle bir bağ kurmalıdır.

Sadece cenazelerimizi kaldırdığımız zaman kapısını açtığımız bir binanın adına kültür merkezi demek, o binayı gerçek anlamda kültür merkezi yapmıyor.

Bu eleştirim yalnızca Kürecik için de geçerli değildir. Avrupa’daki birçok köy ve yöre derneğinde benzer bir sorun görüyorum. Derneklerimizin önemli bir bölümü hâlâ birkaç büyüğümüzün gidip oturduğu, sohbet ettiği veya kâğıt oynadığı mekân anlayışının dışına çıkamıyor.

Elbette büyüklerimizin gidip zaman geçireceği alanlar da olmalıdır. Ancak dernekçilik yalnızca bugünü ve belli bir yaş grubunu düşünerek yapılamaz.

Çocuğu, genci, kadını, yaşlıyı; kültürü, eğitimi, sanatı ve geleceği birlikte düşünmek zorundayız.

İşte tam da burada mesele yalnızca klasik dernekçilik değil, aynı zamanda öngörü meselesidir.

Bu kadar para, zaman ve emek harcanarak bir yer yapılırken yalnızca bugünün ihtiyacını değil, beş yıl sonrasını, on yıl sonrasını ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarını da düşünmek gerekir.

Artık klasik dernekçilik anlayışını aşmamız gerekiyor.

Binalar yapmak önemlidir ama binanın içini yaşamla doldurmak çok daha önemlidir.

Bir kültür merkezinin değeri yalnızca duvarlarına, büyüklüğüne veya ona harcanan paraya göre ölçülmemelidir. Asıl ölçü, o merkezin topluma ne kattığı, kaç gence dokunduğu, kültürümüzü ne kadar yaşattığı ve yeni kuşaklarla nasıl bir bağ kurabildiğidir.

Hiçbir şey yapılamıyorsa bile birkaç etkinlikle başlanabilir. Bir saz kursu, bir semah çalışması, bir kitaplık, çocuklar için bir etkinlik, gençler için bir masa tenisi turnuvası…

Küçük görünen bir adım zaman içerisinde büyük bir değişimin başlangıcı olabilir.

Çünkü geleceği düşünmeden yapılan dernekçilik, uzun vadede birkaç kişinin gelip zaman geçirdiği mekânların ötesine geçemez.

Emeğe saygı duymak, yapılanı yalnızca alkışlamak değildir. O emeğin daha doğru, daha verimli ve geleceğe dönük kullanılmasını istemek de emeğe duyulan saygının bir parçasıdır.

Bu nedenle artık sadece bina yapan değil, o binanın içerisinde kültür, eğitim, dayanışma ve yaşam üreten; bugünü olduğu kadar yarını da düşünen bir dernekçilik anlayışına ihtiyacımız var.

Çünkü kültür merkezi yalnızca insanların son yolculuğuna uğurlandığı yer değil; yaşayanların buluştuğu, gençlerin kendisini ait hissettiği ve kültürün gelecek kuşaklara taşındığı yer olmalıdır.