Asimilasyondan Dejenerasyona Alevilik ve Aleviler
Asimilasyon insanlığa karşı işlenen sistematik bir suçtur. Suçun faili asimilasyonu planlayan, yürüten ve yöneten gücün yani inkârcı sistemin kendisidir.
Asimilasyon bir toplumun kültürel değerlerine saldırı ile başlar. Saldırının amacı o toplumu aşağılamak, hiçleştirmek, öz güvenini kırmak ve ilgili toplumu sistematik olarak demografik yapısı dahil, tüm sosyolojik, kültürel, inançsal değerleriyle ya yok etmek ya da tümden değiştirmektir. Bu bağlamda topluma, yapılan saldırı mutlaka fiili bir nitelik taşımaz. Efendi ne kadar kafa karıştırır, bilinç bulanıklığı sağlar ve o toplumu buluşturan değer yargılarını sarsarsa o kadar başarı sağlamış olur. Asimilasyon bir toplumu yok etmeyi amaçladığı için, asimilasyoncuya göre “her yol caizdir.” Asimilasyon, düşüncenin, dilin, duygunun, inancın, dayanışma kültürünün, sosyal bağların yok edilmesidir. Bu edimler insana özgü olduğuna göre asimilasyonun hedefinde düşünen, sosyalleşen, hisseden, konuşan ve inanan insan vardır. Bütün bu nedenlerden dolayı “Asimilasyon insanlığa karşı işlenen bir suçtur.”
Asimilasyonun farklı türleri de vardır. Gönüllü asimilasyon yani oto asimilasyon. Zorunlu asimilasyon, yani baskı ve zor yoluyla yapılan asimilasyon. Alevi Toplumuna uygulanan daha çok ikinci asimilasyon türü olsa da “Aman insan olsun da Alevi Sünni farketmez!” gibi sureti haktan görünüp kendi değerini sıradanlaştıran sözüm ona “Hümanistler” de az değil!
Asimilasyonla at başı giden bir suç daha vardır, o da dejenerasyondur. Asimilasyon yöntemi ile hiçleştirilen, kendisi olmaktan uzaklaştırılan topluma dejenerasyon yöntemi ile bu kere başka duygu, düşünce ve inançlar enjekte edilir. Adeta vücuttaki organlar çıkarılıp yerine yapay organlar takılıyormuşçasına bir operasyon yapılır. Operasyona tabi tutulan toplum narkozu çoktan yemiş olduğundan beden acısını fazla duymaz. Hatta gönüllü davranır. Zira o toplum artık kendisi değildir. Artık efendisine ait ne varsa onlara sahip çıkar. Gözü kara bir hırsla efendisinin savunucusu “Kraldan çok kralcısı olur.”
Bu gerçekler ışığında Alevi Toplumuna (Kendimize) baktığımızda içler acısı bir tablo ile karşılaşırız. Bin yıllık asimilasyon ve katliamlar tarihi neredeyse amacına ulaşmış ve bir dejenerasyona dönüşmüştür. Bu dejenerasyonun içinde Aleviliğin aslında bir inanç olmadığı, kültür ve felsefe olduğu yolundaki sözüm ona steril bilimsel Alevilik arayanları mı dersiniz? Aleviliğe kendi zihniyetine göre tanım arayanlar mı dersiniz? Aleviliği on bin yıl öncesine götürenleri, o da yetmez Göbekli Tepe’de Alevilik kanıtları bulan yüce bilim insanları (!) mı dersiniz? Ya da tersinden “Alevilik İslam’ın özüdür. Asıl Müslüman biziz.” Diyen takiyecileri mi dersiniz? Hayır Alevilik İslam dışıdır! Olur mu canım İslam’ın kendisidir! “Hz Ali namaz kılıyordu. Siz niye namaz kılmıyorsunuz? Diyen cahil cühela, inkârcı zavallıyı mı dersiniz? Hatta Alevi cenahından bu soruyu doğru ve haklı bulup “Ali hem namaz kıldı hem de kelle kesti!” diyenleri mi dersiniz? Aleviliği kendi inançsal değerleri yerine “Biz camiye gitmeyiz, namaz kılmayız, oruç tutmayız” gibi Alevilikle hiç ilgisi olmayan şeyleri sayarak tanımlamaya çalışanlar mı dersiniz? Orta Asyacılar, Zerdüştilikten gelenler, Luvilerden, Hititlerden gelenler, bilimciler, kültürcüler, felsefeciler, İttihatçılar, Cumhuriyetçiler, Alevilik Türkiye’nin yüz akıdır diyen sömürge efendileri, Alevilik öz be öz Türk inancıdır. Kürt’ten Alevi olmaz diyen, hayır, Türk’ten Alevi olmaz diyen her ikisi de ırkçılar, Arap Aleviler Nusayridir. Araptan Alevi olmaz diyenler. Roman ve Abdallar çalgıcı gezgindir onlardan Alevi mi olur diyenler... vb vb vb
Peki Alevilik nedir ve nereden öğrenilir? Alevilik bir inançtır ve inancın yaşandığı uygulandığı ortamdan öğrenilir. Hiçbir inanç kitaplardan öğrenilemez. Hiçbir inancın bir sayfalık, bir cümlelik, bir paragraflık hap gibi bir tanımı da yoktur. Kitaplardan ancak inançların tarihi, kronolojisi hakkında bilgi edinilir. Ha illa da Alevilikle ilgili kaynak istiyorsanız Alevi kutsal metinlerini okuyacaksınız. Pir Sultan Abdal’dan, Şah Hatayi^den Baba Tahir Üryan’dan, Kul Himmet’ten, Yunus Emre’den, Aşık Daimi’den, Aşık İbreti’den, Aşık Hüdai’den Aşık Veysel’den ve daha nice aşık ve sadıktan Deyişler, nefesler, devriye, mersiye, tevhit ve miraçlamalar okuyacağız. Bunların anlamı üzerine düşünüp muhabetler yapacağız. Lügat yani söz bilgimiz geniş olacak. Alevi lügatini, terminolojisini iyi bilmek için bu deyiş ve nefesleri hafızamıza adeta ilmek ilmek işleyip Yol Dilini öğreneceğiz. Buyruklar, menakıpnameler, destanlar, cönkler, risaleler… Gibi kaynakları okumamız gerekir. Tabi bu dediğimiz “Kitap okumayın” anlamına gelmez. Okuyun, mutlaka okuyalım ama neyi ne zaman neden okuyacağımızı bilerek okuyalım. Her görümlüğümüz kitabı “Asıl, gerçek, tek kaynak” olarak görürsek pusulayı şaşırırız. İyi, düzenli, öğretici bir okuma için de bir temelimizin olması gerekir. Temelimiz yeterli ve düzenli değilse her gördüğümüz akademisyeni veya yazarı yolun mürşidi kamili sanırız.
Tekrar inkâr, asimilasyon, katliam ve soykırıma dönecek olursak; Selçuklu ve Osmanlı, Alevileri “zındık, kafir, kefere, Rafızi” diye adlandırırdı. Her ikisinin yaptığı Alevi katliamları, soykırımlar saymakla bitmez.
Bugün yaşadığımız temel sorunlar ne kadarki yaşanan tarihin tümüyle ilgili olsa da II. Mahmut döneminde Aleviliğin ve Bektaşiliğin yasaklanması akabinde yapılan sistematik takip, sürgün, katliam ve soykırımın günümüze etkisi oldukça fazladır. Bu köklü yasakçı, inkarcı asimilasyoncu Osmanlı siyaseti cumhuriyette “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” olarak tekrarlanacak ve geri dönülmez bir şekilde pekiştirilecektir.
Tanzimat'la başlayan önce “Osmanlıcılık” akabinde “Türkleşmek, İslamlaşmak, muasırlaşmak” siyaseti ulus devletin ön adımlarıydı ama bunun adı sözüm ona “Batılılaşmak” konmuştu. İttihat ve Terakki'den, Cumhuriyet'e giden süreç boyunca bu üç “Ülkü”nün, Üç Tarzı Siyasetin (Yusuf Akçura) laboratuvarı oluşturuldu. Laboratuvarda üretilen yapay varlığın hemen her organı gibi duygusu, dili, düşüncesi ve inancı da yapaydı.
Sıraladığımız 'üç ülkü'nün hedefine, Alevi Toplumunu inançsal olarak asimilasyona uğratırken, Aleviliğin Orta Asya’dan gelme öz be öz bir Türk İnancı olduğu, Kürt’ten Alevi olmayacağı, yetmez Arap, Roman gibi topluluklardan asla ve katta Alevi olmayacağı, dolayısıyla da Aleviliğin Ali ile, Hüseyin’le de bir ilişkisinin olmadığı “kutsal bir görev” olarak hedefe kondu. Ee o zaman yeni yapay bir Alevilik oluşturmak gerekiyordu. Hemen görevlendirilmiş Baha Sait Bey gibi “aydınlar(!)” işe koyuldu. “Alevilik orta Asya'dan gelme bir inançtır.” Safsatası 'kanıtları ile' yazılmaya başlandı. Ziya Gökalp, Fuat Köprülü gibi Türk/İslamcılara perspektif çizerken Köprülü bütün arşivi hizmetine almış vaziyette ciltlerce kitap yazsa da satır aralarında hakikatten kaçamadığı da oldu!
Bu yetmezdi “Asıl Müslüman Aleviler”di. “Aleviler laiklik ve çağdaşlığın güvencesiydi.” Bütün bu saçmalıklar tutmadı değil. Hala birçok Alevi 'Maveraünnehir boylarından' geldiği ile övünür. Baskı, sindirme ve katliamlardan dolayı yazılı kaynak oluşturamayan, oluşturduklarını da koruyamayan Alevilerin tarihini yalan yanlış başkaları yazdı. Öyle saçmalıklar yazdılar ki, Hacı Bektaş Veli'yi, Ahmet Yesevi'nin 'müridi', Yunus Emre'yi “mistik bir derviş” yaptılar. Pir Sultan Abdal “Asi bir saz şairi', Şeyh Bedrettin “Yoldan çıkmış bir mülhid, sergerde” Baba İlyas Horasani’yi “Babai” Baba İshak’ı, Baba İlyas’ı yoldan çıkaran sapık yaptılar. Alevi Yol Ulularını 'üç ülkü' laboratuvarında kesip biçtikten sonra “Şimdi kuşa benzedi” denilerek sahiplendiler.
İşin acı yanı kimi Alevi aydınları “aydınlık adına” kendi tarihlerine ve Yol Ulularına sahip çıkmadılar. Efendilerin bu safsatalarına inanıp kendi değerlerini onların gözü ile tanımladılar. Avrupa merkezli pozitivist bir “aydınlanma” ile Kemalizm'in sentezini devrimcilik sanan Alevi aydınlar şimdi inanılmaz bir kafa karışıklığı yaşıyorlar. Kimi “Ergenekon sanıklarına methiye dizmeyi devrimcilik sanıyor” kimi “Türkiye laiktir, laik kalacak.” diyor.
İşte bu dejenerasyondur. Asimilasyona uğradığını fark etmeyenler dejenere olurlar.
Alevi Toplumu, olup bitenlerin yeni yeni farkına varıyor. Evet, biz “birçok şeyin güvencesi” olduk. Ama kendi inancımızın, kültürümüzün ve bu kültürü yaşamları pahasına koruyan Yol Ulularımızın ve Yolumuzun güvencesi olamadık.' diyorlar.
Alevi örgütleri doğru bir öncülük yapar ve kendi toplumu ile buluşmayı gerçekleştirirse Aleviler Laik-Demokratik Türkiye’de eşit yurttaşlık hakkını edinerek Demokratik Türkiye'nin güvencesi olacaklar.
Kemal BÜLBÜL - (GÜNÜLK Gazetesi - 6 MART 2009)


