BİLGE İNSAN, ÖZGÜR İNSAN ÖCALAN
Özgürlük yalnızca insanın nerede yaşadığıyla ölçülemez. Bir insan zindanda, dağda, şehirde ya da ovada olabilir. Asıl mesele, onun fikren, zihnen ve düşünsel olarak ne kadar özgür olduğudur. Çünkü insanı özgür kılan yalnızca bedeninin hareket alanı değil; düşüncesinin sınırları, hayata bakışı ve geleceğe dair kurduğu dünyadır.
Bu anlamda Sayın Abdullah Öcalan’ın çeyrek asrı aşan tutsaklık süreci, özgürlük kavramı üzerine yeniden düşünmemizi gerektiren önemli bir örnektir.
Fiziki koşullar ne kadar ağır olursa olsun; düşüncenin, fikrin ve sözün sınırları her zaman dört duvarla çizilemez.
Öcalan’ın uzun tutsaklık yıllarının önemli bir bölümünde dış dünyayla ilişkisi son derece sınırlı kaldı. Uzun dönemler görüşmeler yapılamadı, toplumsal yaşamla doğrudan ilişki kurma olanakları ciddi biçimde sınırlandı. Böyle koşullar, sıradan bir insanın psikolojik ve düşünsel dünyasını derinden etkileyebilecek ağırlıktadır.
Fakat tam da burada üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir gerçek vardır:
Bir insanı toplumdan fiziken uzaklaştırabilirsiniz; fakat düşünmeye, üretmeye ve yaşadığı dünyanın sorunlarına çözüm aramaya devam ediyorsa onun zihinsel dünyasını bütünüyle sınırlandıramazsınız.
Öcalan, bütün bu ağır koşullara rağmen Kürt meselesinin geleceğine ilişkin düşünce üretmeye devam etti. Yıllar içerisinde geliştirdiği değerlendirmeler, öneriler ve stratejik yaklaşımlarla bugün tartışılan yeni dönemin siyasal perspektifinin oluşmasında belirleyici bir aktör konumunda kalmayı başardı.
İşte bu durum, başlı başına zihinsel özgürlüğün gücünü gösteren çarpıcı bir örnektir.
Çünkü fiziken sınırlanmış bir insanın, yıllar sonra milyonlarca insanın tartıştığı bir siyasal sürecin düşünsel ve politik yöneliminde hâlâ etkili olabilmesi, özgürlüğün yalnızca mekânla açıklanamayacağını gösterir.
Öcalan, uzun yıllara yayılan tutsaklığı boyunca yazıları, değerlendirmeleri, önerileri ve geliştirdiği düşüncelerle Kürt halkının geleceğine ilişkin bir perspektif ortaya koymaya devam etti. Değişen dünya ve bölge koşullarını okuyarak yeni stratejik değerlendirmeler geliştirdi; Kürt meselesinin yalnızca çatışma ekseninde değil, demokrasi, toplum, siyaset ve barış ekseninde tartışılması gerektiğini savundu.
Özellikle “Sosyalizmde Israr İnsan Olmakta Isrardır” yaklaşımı, onun düşünce dünyasının önemli ifadelerinden biri oldu.
Ancak burada yalnızca Öcalan’ın ne söylediğini konuşmak yeterli değildir.
Asıl soruyu kendimize sormamız gerekiyor:
Biz ne kadar okuduk?
Ne kadar anlamaya çalıştık?
Okuduklarımızı ne kadar tartıştık?
Ve en önemlisi, ne kadarını kendi yaşamımıza ve toplumsal pratiğimize taşıyabildik?
Yıllardır “Önderlik kırmızı çizgimizdir” denildi. Fakat bir insanı gerçekten sahiplenmek, yalnızca onun adını ve sloganlarını tekrar etmek değildir.
Bir düşünceye bağlılık; onu okumayı, anlamayı, tartışmayı, eleştirel biçimde kavramayı ve günlük yaşamda karşılığını üretmeyi gerektirir.
Bu noktada hepimizin kendimize dönüp bakması gerekiyor.
Elbette bugüne kadar büyük emekler verildi. Çalışmalar yapıldı, toplantılar düzenlendi, düşüncelerin topluma ulaştırılması için ciddi çabalar gösterildi. Bunları yok saymak doğru olmaz.
Ancak yapılanların yeterli olduğunu söylemek de doğru değildir.
Özellikle bugün, demokratik çözüm ve barış tartışmalarının yeniden önem kazandığı bir dönemde, geçmişin dili ve yöntemleriyle yetinemeyiz. Yeni bir süreç varsa, bu süreç yeni bir siyasal dil, yeni bir çalışma tarzı ve daha güçlü bir toplumsal ilişki gerektirir.
Hakaret eden değil anlatan,
ötekileştiren değil kazanan,
sloganla yetinen değil ikna eden,
toplumdan uzaklaşan değil toplumun içine giren bir siyasal anlayışa ihtiyaç vardır.
Çünkü demokratik siyaset yalnızca ne söylediğinizle değil, nasıl söylediğiniz ve toplumla nasıl ilişki kurduğunuzla da ilgilidir.
Bugün yurtseverlere, demokratlara, aydınlara ve özgürlük mücadelesi içerisinde sorumluluk taşıyan herkese önemli görevler düşmektedir.
Demokratik çözüm sürecini doğru anlamak, halka doğru anlatmak; toplantılarla, halk çalışmalarıyla, diplomatik faaliyetlerle, siyasal ve örgütsel çalışmalarla sürecin toplumsallaşmasına katkı sunmak gerekir.
Fakat bütün bunlardan önce bir şey daha yapmalıyız:
Okumalıyız.
Anlamalıyız.
Tartışmalıyız.
Ve kendimizi değiştirmekten korkmamalıyız.
Çünkü özgürlük, yalnızca başkasından talep ettiğimiz bir hak değildir.
Özgürlük önce insanın zihninde başlar; sonra davranışına, ilişkilerine ve toplumsal mücadelesine yansır.
Öcalan’ın uzun yıllar boyunca ortaya koyduğu düşünsel birikimi anlamak da onu birkaç slogana sığdırmakla değil; okuyarak, sorgulayarak ve toplumsal yaşamda karşılığını oluşturarak mümkündür.
Bugün bize düşen, yalnızca “Önderliği seviyoruz” demek değil; “Onu ne kadar anladık ve anladığımızı yaşamımızda ne kadar gerçekleştirdik?” sorusuna cesaretle cevap vermektir.
Çünkü bir düşünceyi yaşatan, onun hakkında söylenen sözlerin çokluğu değil, hayatta yarattığı değişimdir.
Ve belki de özgürlüğün en güçlü tarifi şudur:
Bedeni sınırlandırabilirsiniz; fakat düşünen, üreten ve geleceği tasarlayan bir zihni dört duvar arasına sığdıramazsınız.


