TÜRKİYE DEVLETİNİN ÖNÜNDE TEK BİR SEÇENEK VAR

Gündelik yaşamda bir sorunla karşılaştığımızda sık sık, “Önümüzde iki seçenek var, üç seçenek var” deriz. Seçenekleri ortaya koyar, hangisinin bizi çözüme götüreceğini tartışırız. Ancak Türkiye’nin yüz yılı aşkın süredir taşıdığı Kürt meselesi söz konusu olduğunda artık seçeneklerin çoğaldığı değil, daraldığı bir tarihsel noktadayız. Türkiye Cumhuriyeti devletinin önünde esas olarak tek bir demokratik çıkış yolu vardır.

TÜRKİYE DEVLETİNİN ÖNÜNDE TEK BİR SEÇENEK VAR

Kürt sorununu barışçıl, siyasal ve demokratik yöntemlerle çözmek ve kendi toplumsal dinamikleriyle barışmak.

Çünkü Kürt sorunu yalnızca Kürtlerin sorunu değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi, hukuk, eşit yurttaşlık ve birlikte yaşama meselesidir. Bu nedenle Kürt sorununda sağlanacak demokratik bir çözüm; Alevilerin, azınlıkların ve farklı kimliklerin hak ve özgürlük taleplerinin daha demokratik bir zeminde tartışılmasının da önünü açacaktır.

Meseleyi artık açık konuşmak gerekiyor.

Türkiye ya Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözecek ve demokrasisini güçlendirecek ya da çözümsüzlüğün yarattığı siyasal, toplumsal ve ekonomik maliyetleri taşımaya devam edecektir.

On yıllardır devam eden çatışmaların Türkiye’ye ne kazandırdığı ve ne kaybettirdiği ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Kaybedilen yaşamların, harcanan ekonomik kaynakların ve toplumda oluşan kutuplaşmanın hesabı yapılmadan geleceğe sağlıklı bir yol çizilemez.

Bu nedenle geçmişte yaşanan acıları yeni çatışmaların gerekçesine dönüştürmek yerine, yeni acıların yaşanmaması için ortak bir demokratik irade oluşturmak gerekir.

Kayıplar üzerinden toplumları birbirine karşı konumlandırmak çözüm üretmez. Bu ülkede farklı kesimlerden insanlar ağır bedeller ödedi. Acılar arasında yarış yapılamaz; hiçbir annenin acısı diğerinden daha değersiz değildir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey kuru milliyetçilik değil, siyasal akıldır.

Ortadoğu’nun yakın tarihi bize çatışmaların, mezhep ve kimlik gerilimlerinin, otoriter yönetimlerin ve çözülemeyen toplumsal sorunların ülkeleri nasıl ağır krizlere sürükleyebildiğini yeterince göstermiştir. Türkiye bu coğrafyanın karanlık döngüsünden uzaklaşmak istiyorsa kendi iç barışını güçlendirmek zorundadır.

Bunun en önemli adımlarından biri Kürt sorununda demokratik çözümdür.

Demokratik çözüm; bir tarafın diğerine teslim olması değildir. Bir halkın diğerine üstünlüğü hiç değildir. Demokratik çözüm, aynı ülkenin sınırları içerisinde yaşayan insanların kimlikleri, dilleri, kültürleri ve siyasal talepleriyle eşit ve özgür biçimde yaşayabilecekleri ortak bir düzen kurabilmektir.

Bu nedenle bugün devlet kurumlarından siyasi partilere, sivil toplum örgütlerinden aydınlara, medyadan sıradan yurttaşlara kadar herkesin sorumluluğu vardır.

Barış yalnızca birkaç siyasetçinin omuzlarına bırakılamaz.

Barışın toplumsallaşması gerekir.

Demokratik çözüm sürecine yönelik eleştiri elbette olacaktır. Herkes aynı düşünmek zorunda değildir. Ancak eleştiri başka, çözümsüzlüğü sürekli hale getirmek başka bir şeydir. Siyasetin görevi çatışmayı yönetmek değil, çatışmanın nedenlerini ortadan kaldıracak demokratik çözümleri üretmektir.

Çünkü çözümsüzlüğün de bir bedeli vardır.

Ve o bedeli yalnızca Kürtler ya da Türkler değil, bu ülkede yaşayan herkes öder.

Ekonomide öder.

Demokraside öder.

Hukukta öder.

Gençlerin geleceğinde öder.

Toplumsal barışta öder.

Bu nedenle meseleyi fazla dolandırmaya gerek yok:

Türkiye’nin demokratik geleceğinin yolu Kürt sorununda barışçıl ve siyasal bir çözümden geçmektedir.

Sorunu ertelemek, yok saymak veya yalnızca güvenlik politikalarıyla yönetmeye çalışmak sorunu ortadan kaldırmaz. Aksine gelecek kuşaklara daha ağır bir mesele bırakabilir.

Bugün yapılması gereken geçmişin acılarını yeniden üretmek değil, geçmişten ders çıkararak geleceği kurmaktır.

Bu ülkenin sınırları içerisinde yaşayan herkesin anlaması gereken temel gerçek budur:

Kürt sorununun demokratik çözümü Türkiye’nin parçalanmasının değil, demokratikleşmesinin ve toplumsal barışının yoludur.

Bu tarihsel fırsatı güçlendirenler geleceğin barışına katkı sunacaktır.

Çözümün önüne sürekli duvar örenler ise yalnızca bugünün değil, yarının kuşaklarına karşı da ağır bir siyasal sorumluluk üstlenecektir.

Çünkü bazı dönemlerde tarih toplumların önüne çok açık tercihler koyar.

Türkiye bugün böyle bir dönemdedir:

Ya demokratik çözüm, eşit yurttaşlık ve toplumsal barış güçlenecek; ya da çözümsüzlüğün ağır bedelleri taşınmaya devam edecektir.

Başka bir yol aramak yerine, artık barışı ve demokratik siyaseti kalıcı hale getirmenin zamanıdır.