ÇÖZÜM SÜRECİ VE DOĞRU YAKLAŞIM
Demokratik çözüm sürecinin yeniden tartışıldığı bugünlerde toplumun farklı kesimleri düşüncelerini, kaygılarını ve beklentilerini çeşitli platformlarda dile getiriyor. Barışa dair umut kadar geçmiş deneyimlerden kaynaklanan tereddütlerin bulunması da anlaşılır bir durumdur.
Devlet içindeki yaklaşımlar da Kürt özgürlük hareketinin sürece ilişkin tutumu da kamuoyunun önünde tartışılıyor. Süreç ağır ilerlese de bir hareketlilik olduğu görülüyor. Ancak burada üzerinde durulması gereken temel mesele şudur: Barış, yalnızca bekleyerek kurulabilecek bir gelecek değildir.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, her şeyi devletten beklemek ve “devlet bu sorunu çözer” anlayışına teslim olmak bana göre ciddi bir yanılgıdır. Demokratik çözüm, tek tarafın iradesiyle değil; toplumsal sahiplenme, siyasal kararlılık, diyalog ve karşılıklı sorumlulukla kalıcı hale gelebilir.
Bu nedenle mesele yalnızca devletin hangi adımı atacağı değildir. Kürt siyasi hareketinin, sivil toplum örgütlerinin, demokratik çevrelerin ve toplumun farklı kesimlerinin süreci nasıl okuyacağı, nasıl katkı sunacağı ve barış talebini demokratik zeminde ne kadar güçlü biçimde görünür kılacağı da önemlidir.
Çünkü barış seyredilecek bir süreç değil, toplumsal olarak inşa edilecek bir yaşam biçimidir.
Geçmiş deneyimler bize şunu göstermiştir: Toplumsal zemini güçlü olmayan süreçler kırılganlaşır. Suriye’de yaşanan gelişmelerden de çıkarılması gereken dersler vardır. Aynı yanlışların bu coğrafyada tekrarlanmaması için siyasal aklın, toplumsal sorumluluğun ve demokratik mücadelenin birlikte yürütülmesi gerekir.
Bu noktada her Kürt bireyinin, siyasi yapının ve sivil toplum örgütünün kendi sorumluluğunu sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Sürece katkı yalnızca açıklama yapmakla sınırlı kalmamalıdır. Demokratik etkinliklerden diplomatik çalışmalara, toplumsal diyalogdan barış dilinin güçlendirilmesine kadar farklı alanlarda somut bir çaba ortaya konulmalıdır.
Devleti çözüme yöneltecek olan şey de yalnızca iyi niyet beklentisi değildir. Demokratik, barışçıl ve örgütlü bir toplumsal iradenin sürekliliğidir.
Dolayısıyla mesele “Devlet ne yapacak?” sorusuna sıkışmamalıdır. Bir başka soru da aynı ölçüde önemlidir:
Biz demokratik çözümün gelişmesi için ne yapıyoruz?
Eğer toplum kendi sorumluluğunu yalnızca karşı taraftan adım beklemeye indirgerse süreç edilgenleşir ve geçmişte yaşanan hayal kırıklıklarının yeniden ortaya çıkması ihtimali güçlenir.
Barışın kalıcı olabilmesi için onu isteyenlerin yalnızca umut etmesi değil; demokratik yöntemlerle sahiplenmesi, geliştirmesi ve toplumsallaştırması gerekir.
Çünkü tarih bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Barış beklenerek değil; akılla, iradeyle, diyalogla ve toplumsal sorumlulukla inşa edilir.


