SU UYUR, DÜŞMAN UYUMAZ
Yıllar önce Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın bir değerlendirmesini canlı dinlemiştim. Öcalan, yaratmak istediği örgütlülüğü anlatırken, bir grup gerillanın bulunduğu alana karşı tarafın kolaylıkla yaklaşamaması gerektiğini söylüyor; buna karşılık kimi zaman basit ihtiyaçlar uğruna yapılan dikkatsizliklerin ağır kayıplara yol açmasını eleştiriyordu.
Ben bu sözleri hiçbir zaman yalnızca askeri bir değerlendirme olarak görmedim. Buradaki temel mesaj; öngörü, tedbir, örgütlülük ve insanına sahip çıkma sorumluluğuydu.
Öcalan’ın Avrupa için kullandığı “sahte dostlar, yetersiz yoldaşlar” eleştirisini de bu çerçevede okumak gerekir. Çünkü mücadele yalnızca fedakârlıkla değil; güçlü diplomasiyle, doğru ilişkilerle, kurumsallaşmayla ve tehlikeyi önceden görebilecek siyasal akılla yürütülür.
Paris’te üç Kürt kadın siyasetçinin katledilmesi geçmişte bunun ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Yakın zamanda Rojava’da Sipan arkadaşın kaçırılarak katledilmesi ise aynı sorumluluğu bugün yeniden önümüze koyuyor.
Bu nedenle mesele yalnızca kaybettiklerimizi anmak değildir. Asıl mesele, insanımıza kaybettikten sonra değil, yaşarken sahip çıkabilecek bir anlayışı geliştirmektir.
İşte “Su uyur, düşman uyumaz” sözü benim için tam da bunu anlatıyor.
Bu söz herkesten şüphe etmek veya halklar arasında düşmanlık yaratmak değildir. Tam tersine; gelişmeleri doğru okumak, tedbiri elden bırakmamak ve örgütlü bir toplum olabilmektir.
Bugün bu yaklaşım özellikle Rojava açısından önemlidir. Yılların mücadelesi sonucunda siyasal, toplumsal ve kültürel kazanımlar elde edildi. Arap halkıyla ve bölgedeki diğer halklarla demokratik ortak yaşam elbette önemlidir. Ancak ittifaklar geliştirilirken Kürt toplumunun kendi örgütlülüğü, eğitimi ve siyasal bilinci ikinci plana bırakılamaz.
Sayı her zaman güç değildir; asıl güç bilinçli, kararlı ve örgütlü bir toplumdur.
Aynı durum anadil için de geçerlidir. Rojava’da yıllardır oluşturulan Kürtçe eğitim birikimi korunmalıdır. Anadil herhangi bir siyasi pazarlığın ayrıntısı değildir; bir halkın kimliği, hafızası ve geleceğidir. Bu nedenle Kürtçe eğitim hakkı temel demokratik kazanımlardan biri olarak savunulmalıdır.
Suriye yönetimiyle, bölgesel aktörlerle ve uluslararası güçlerle yürütülecek diplomasi de aynı öngörü üzerine kurulmalıdır. İyi niyet önemlidir ama siyasette tek başına yeterli değildir. Dostluk geliştirirken tedbiri, ittifak kurarken kendi öz gücünü unutmamak gerekir.
Türkiye’de gelişebilecek demokratik çözüm süreci açısından da aynı gerçek geçerlidir. Barış ihtimali Kürt toplumunda rehavet yaratmamalıdır. Tam tersine, demokratik çözüm daha güçlü toplumsal örgütlenmeyi, daha fazla siyasal katılımı ve kazanımlara daha bilinçli sahip çıkmayı gerektirir.
Bu nedenle Avrupa’dan Rojava’ya, Türkiye’den Kürdistan’ın diğer parçalarına kadar yeni dönemin temel yaklaşımı demokratik bir seferberlik ruhu olmalıdır.
Burada seferberlikten kastım savaş değil; diline, insanına, kurumuna, kültürüne ve demokratik haklarına sahip çıkan örgütlü bir toplumdur.
Paris’ten Sipan arkadaşın katledilmesine kadar yaşanan acılar bize bir şeyi öğretmelidir:
Geçmişi yalnızca anmak yetmez; geçmişten ders çıkararak geleceği korumak gerekir.
Barışı savunalım, halklarla ortak yaşamı büyütelim, demokratik çözümü destekleyelim. Ama bütün bunları yaparken örgütlülüğümüzü, siyasal aklımızı ve tedbirimizi hiçbir zaman kaybetmeyelim.
Çünkü elli yıllık mücadelenin belki de en önemli derslerinden biri şudur:
Kazanmak kadar kazanılanı korumak, mücadele etmek kadar öngörülü olmak, insan yetiştirmek kadar insanına sahip çıkmak da önemlidir.
Su uyur, düşman uyumaz.
Barış rehavet değil; bilinç, örgütlülük ve sahiplenme ister.


