BARIŞIN İNANDIRICILIĞI DEMİRTAŞ, YÜKSEKDAĞ VE AHMET TÜRK

Barış yalnızca konuşulan bir kavram değildir; topluma hissettirilmesi gereken siyasal bir gerçekliktir. Bir ülkede demokratik çözümden söz edilmeye başlanmışsa, toplum doğal olarak bunun kendi yaşamındaki karşılığını görmek ister. Çünkü barışın gerçek gücü masalarda kurulan cümlelerden değil, insanların hayatında yarattığı değişimden doğar.

BARIŞIN İNANDIRICILIĞI DEMİRTAŞ, YÜKSEKDAĞ VE AHMET TÜRK

Bugün Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümünün yeniden tartışıldığı bir dönemde toplumun önemli bir kesiminin beklentilerinden biri açıktır: Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın özgürlüklerine kavuşması, Ahmet Türk’ün ve kayyumlarla görevlerinden uzaklaştırılan seçilmiş belediye başkanlarının durumlarının demokratik hukuk çerçevesinde çözüme kavuşturulması.

Bu beklenti görmezden gelinemez.

Çünkü barışın en önemli ihtiyacı güvendir.

Güven ise yalnızca sözlerle kurulmaz. Toplum, sürecin gerçekten yeni bir döneme işaret ettiğini somut gelişmeler üzerinden görmek ister. Eski dönemin siyasal ve hukuksal sorunları olduğu yerde dururken toplumdan yeni döneme koşulsuz inanmasını beklemek kolay değildir.

DEMİRTAŞ MESELESİ BİR KİŞİ MESELESİNİN ÖTESİNDEDİR

Selahattin Demirtaş meselesine tam da buradan bakmak gerekir.

Demirtaş, legal demokratik siyaset içerisinde mücadele etmiş, partisinin genel başkanlığını yapmış ve uzun yıllardır cezaevinde bulunan bir siyasetçidir. Dolayısıyla bugün demokratik çözüm ve barış tartışılırken onun durumunun toplum tarafından sorulması son derece doğaldır.

Sokakta, toplantılarda, evlerde ve siyasal sohbetlerde insanların sorduğu basit ama önemli bir soru var:

“Selahattin Demirtaş ne olacak?”

Bu soruyu küçümsememek gerekir.

Çünkü bazen toplumun sorduğu tek bir soru, uzun siyasal açıklamalardan daha fazla şey anlatır.

Toplumun bir bölümünde Demirtaş’ın gerektiği ölçüde sahiplenilmediğine ilişkin bir kaygı oluşmuş durumda. Bunun gerçeği ne ölçüde yansıttığı ayrıca tartışılabilir. Fakat siyasetin görevi yalnızca gerçekleri anlatmak değildir; toplumda oluşmuş kaygıları da anlamak ve gidermektir.

Demirtaş’ın adının süreç tartışmalarında yeterince duyulmaması bu nedenle bazı insanlarda soru işaretleri yaratıyor.

Bu soru işaretlerinin ortadan kaldırılması gerekir.

FİGEN YÜKSEKDAĞ’I UNUTMADAN

Aynı durum Figen Yüksekdağ açısından da geçerlidir.

Demokratik siyasetin içerisinde sorumluluk üstlenmiş, yıllardır cezaevinde bulunan bir siyasetçinin durumunu demokratikleşme tartışmasının dışında düşünmek mümkün değildir.

Demirtaş ve Yüksekdağ’ın özgürlüklerine kavuşmaları yalnızca iki siyasetçinin cezaevinden çıkması olarak değerlendirilmemelidir.

Bunun toplumsal ve siyasal anlamı çok daha büyüktür.

Böyle bir gelişme topluma, “Bir şeyler gerçekten değişiyor” duygusu verebilir.

Ve barış süreçlerinde bazen en önemli kırılma tam olarak budur: İnsanların değişimin mümkün olduğuna yeniden inanması.

Çünkü umut soyut bir duygu değildir. Umut, siyasal süreçlerin en önemli toplumsal enerjilerinden biridir.

İnsanlar inanmadıkları bir sürecin taşıyıcısı olmazlar.

AHMET TÜRK VE KAYYUM MESELESİ

Ahmet Türk meselesi de aynı demokratik sorunun başka bir yüzüdür.

Bir tarafta halkın iradesinden ve demokratik siyasetten söz ederken diğer tarafta seçilmiş belediyelerin üzerinde kayyum tartışmasının devam etmesi toplum açısından ciddi bir çelişki yaratmaktadır.

Ahmet Türk yalnızca bir belediye başkanı değildir. Kürt siyasal yaşamının uzun yıllarına tanıklık etmiş, farklı dönemlerde diyalog ve demokratik siyaset arayışının içerisinde bulunmuş önemli bir siyasal aktördür.

Bu nedenle Ahmet Türk’ün ve benzer biçimde görevlerinden uzaklaştırılmış seçilmiş belediye başkanlarının durumunun çözüme kavuşturulması da demokratikleşme iradesinin önemli göstergelerinden biri olacaktır.

Çünkü demokrasi yalnızca sandığın kurulması değildir.

Demokrasi, sandıktan çıkan halk iradesine saygı göstermektir.

BARIŞIN DİLİ KADAR HUKUKU DA OLMALIDIR

Bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca yeni bir barış dili değildir.

Yeni bir hukuk anlayışına, yeni bir siyasal iklime ve toplumda güven yaratacak somut gelişmelere ihtiyaç vardır.

Barıştan söz ediyorsak, barışın hukukunu da kurmak zorundayız.

Demokratik çözümden söz ediyorsak demokratik siyasetin alanını genişletmek zorundayız.

Toplumsal güven istiyorsak insanların yıllardır taşıdığı kaygılara cevap vermek zorundayız.

Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın durumları ile Ahmet Türk ve kayyum meselesinin bu kadar önemli olmasının nedeni tam olarak budur.

Bunlar toplum açısından sürecin nereye doğru ilerlediğini gösteren siyasal işaretlerdir.

ÖCALAN–DEMİRTAŞ DİYALOĞU TOPLUMU RAHATLATIR

Bir başka önemli mesele de Abdullah Öcalan ile Selahattin Demirtaş’ın bu süreç hakkındaki düşüncelerinin kamuoyuna daha açık biçimde yansımasıdır.

Öcalan’ın Demirtaş’ın durumuna ve özgürlüğüne ilişkin yaklaşımının toplum tarafından bilinmesi; aynı şekilde Demirtaş’ın demokratik çözüm sürecine ilişkin düşüncelerini daha doğrudan kamuoyuyla paylaşabilmesi, bugün oluşan birçok soru işaretinin giderilmesine katkı sunabilir.

Çünkü toplum aktörlerin birbirleri hakkında ne düşündüğünü tahmin etmek zorunda bırakılmamalıdır.

Siyasette belirsizlik uzadıkça söylentiler büyür.

Açıklık arttıkça güven büyür.

Bu nedenle süreci yürüten siyasi aktörlerin bu konularda topluma daha açık bilgi vermesi önemlidir.

BARIŞ CESARET İSTER

Devlet Bahçeli’nin kamuoyuna yansıyan “Ahmetler göreve, Selahattin evine” sözü de toplumdaki beklentiyi daha görünür hale getirmiştir.

Eğer Türkiye gerçekten yeni bir siyasal dönemin kapısını açmak istiyorsa artık sembolik cümlelerin ötesine geçilmelidir.

Toplum somut gelişme görmek istiyor.

Kürt toplumu Öcalan’ın çalışma ve yaşam koşullarına ilişkin taleplerini, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın özgürlüğüne ilişkin beklentisini ve demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması talebini demokratik zeminde daha güçlü biçimde ifade edebilmelidir.

Çünkü gerçek barış, taraflardan birinin susmasıyla kurulmaz.

Gerçek barış, herkesin sözünü özgürce söyleyebildiği demokratik bir zeminin kurulmasıyla mümkündür.

Ve unutulmamalıdır:

Barış biraz da cesaret meselesidir.

Eski dönemin korkularıyla yeni bir dönem kurulamaz.

Eski dönemin yöntemlerini koruyarak yeni bir toplumsal güven yaratılamaz.

Bugün yapılması gereken, toplumun kaygılarını küçümsemek değil onları ortadan kaldıracak demokratik adımları atmaktır.

Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın özgürlüklerine kavuşması, Ahmet Türk ve kayyumlarla görevlerinden uzaklaştırılmış seçilmişlerin durumunun demokratik hukuk içerisinde çözüme kavuşturulması bu nedenle yalnızca kişilere ilişkin talepler değildir.

Bunlar barışın topluma dokunmasının, demokratik siyasetin yeniden güç kazanmasının ve yeni döneme duyulan güvenin büyümesinin önemli eşikleridir.

Çünkü barışın en güçlü propagandası söz değildir.

Barışın en güçlü sözü, atılan demokratik adımdır.