ÖNCE KÜRT HALKIYLA İTTİFAK, SONRA SOKAĞIN NABZINA HÂKİM OLMAK
DEM Parti’nin birkaç gün önce dile getirdiği “Biz ülkeyi yönetmeye talibiz” sözü elbette önemlidir. Türkiye’de siyaset yapan ve parti kuran herkesin ülkeyi yönetmeye talip olması kadar doğal bir şey yoktur. Zaten siyasal partiler yalnızca itiraz etmek için değil, kendi programlarını topluma sunmak ve yönetme sorumluluğunu üstlenmek için vardır.
Ancak siyasette iddia ile gerçeklik arasındaki mesafeyi kapatan şey söylem değil, örgütlü güç ve toplumsal karşılıktır.
DEM Parti’nin ve öncesindeki siyasi geleneğin ciddi bir toplumsal potansiyeli vardır. Selahattin Demirtaş’ın liderlik yaptığı dönemde kullanılan dil, üslup ve siyaset tarzı bu potansiyelin daha geniş kesimlere ulaşabileceğini de göstermiştir. Yüzde 10 seçim barajının aşılması yalnızca matematiksel bir seçim başarısı değildi. Doğru bir dilin, toplumla doğru ilişkinin ve dönemin ruhunu okuyabilmenin siyasette ne kadar belirleyici olabileceğinin göstergesiydi.
Bugün yeniden bir kongre sürecinden söz ediliyorsa mesele yalnızca kongre salonunda hangi isimlerin hangi görevlere geleceği olmamalıdır.
İsimleri değiştirmek yetmez; siyaset tarzını değiştirmek gerekir.
Ülkeyi yönetmeye talip olan bir parti öncelikle ülkeyi yönetebilecek güçlü, donanımlı ve toplumda karşılığı bulunan kadroları yan yana getirmelidir. Ekonomiden adalete, demokratikleşmeden yerel yönetimlere, Kürt meselesinden gençlerin ve kadınların sorunlarına kadar Türkiye’nin temel meselelerine ilişkin anlaşılır ve uygulanabilir bir program ortaya koymalıdır.
Ama bundan daha önemlisi sokağa talip olmaktır.
Sokağa talip olmadan ülkeye talip olunamaz.
Seçim tarihi açıklandıktan sonra birkaç ay boyunca meydanlara çıkmak, miting yapmak ve seçim büroları açmak kalıcı siyaset değildir. Siyaset seçimden seçime toplumun kapısını çalmak değil, toplumla sürekli birlikte yaşamaktır.
DEM Parti’nin belediyeleri, milletvekilleri, yöneticileri, üyeleri ve ciddi bir örgütsel birikimi vardır. Bütün bu güç bugünden itibaren mahallede, sokakta, köyde, işyerinde ve toplumun günlük yaşamının içerisinde görünür hale gelmelidir.
İnsanlara yalnızca ne düşündüğümüzü anlatmak da yetmez.
Önce onların ne düşündüğünü dinlemeliyiz.
Çünkü bugün demokratik çözüm ve barış sürecine büyük umut bağlayan insanlar olduğu kadar kaygıları bulunan, kafası karışık olan ve gelişmeleri anlamaya çalışan geniş bir toplumsal kesim de bulunmaktadır. Bu insanların sorularını küçümsemek yerine dinlemek ve ikna edici cevaplar üretmek siyasetin görevidir.
Uzun yıllar cezaevinde kalmış birkaç siyasetçinin şehir şehir dolaşıp süreci anlatması değerlidir ama yeterli değildir. Demokratik çözüm sürecini topluma anlatmak birkaç kişinin omuzlarına bırakılamaz.
Belediye başkanından milletvekiline, parti yöneticisinden sıradan üyeye kadar herkes bu sorumluluğun bir parçası olmalıdır.
ÖNCE KÜRT HALKIYLA İTTİFAK
Burada özellikle altını çizmek istediğim mesele budur:
DEM Parti’nin bugün öncelikle güçlendirmesi gereken ittifak, Kürt halkıyla kuracağı toplumsal ittifaktır.
Burada Kürt siyasi partileri arasındaki klasik seçim ittifaklarından söz etmiyorum.
Doğrudan halktan söz ediyorum.
Sürece inananlardan, kaygı duyanlardan, eleştirenlerden, bekleyenlerden, geçmişte partiye oy verip bugün mesafeli duranlardan ve kendisini bu siyasal geleceğin bir parçası olarak gören geniş Kürt toplumundan söz ediyorum.
Bir siyasi hareket kendi toplumsal zeminini dinlemeden ve onunla yeniden güçlü bir güven ilişkisi kurmadan başka toplumsal kesimlerle kalıcı ittifaklar geliştiremez.
Bu nedenle bana göre sıralama nettir:
Önce kendi halkınla güçlü bir toplumsal ittifak kuracaksın, sonra dostlarınla ve Türkiye’nin demokratik güçleriyle bu ittifakı büyüteceksin.
Bu içine kapanmak değildir.
Tam tersine, güçlü bir toplumsal zeminden Türkiye toplumuna açılmaktır.
Çünkü ittifak yalnızca seçim arifesinde başka partilerin kapısını çalmak değildir. En büyük ittifak halkla kurulan ittifaktır. Halkıyla bağını güçlendiren bir siyasi hareket seçim döneminde pazarlıklara sıkışmaz; kendi toplumsal gücüyle siyaset üretir ve gerektiğinde dostlarıyla eşit bir zeminde yan yana gelir.
Yaklaşan kongre bu nedenle sıradan bir görev değişimi olarak görülmemelidir.
Yeni dönemin kadrosu kadar yeni dönemin dili, üslubu ve çalışma tarzı da belirlenmelidir.
Sert konuşmak güçlü siyaset değildir. Büyük cümleler kurmak da tek başına güçlü siyaset değildir.
Güçlü siyaset; toplumu anlamak, doğru zamanda doğru sözü söylemek ve söylediğini örgütlü bir pratiğe dönüştürebilmektir.
Selahattin Demirtaş dönemindeki toplumsal genişlemenin önemli derslerinden biri de budur. Kullanılan dil ve siyaset tarzı yalnızca mevcut seçmene değil, daha önce bu siyasi geleneğe mesafeli duran insanlara da ulaşabilmişti.
Bugün ihtiyaç duyulan şey geçmişi taklit etmek değil, o deneyimin derslerini bugünün koşullarında yeniden değerlendirmektir.
Eğer gerçekten “Ülkeyi yönetmeye talibiz” deniliyorsa bunun hazırlığı seçim tarihi açıklandığında değil, bugün başlamalıdır.
Mahalle mahalle…
Sokak sokak…
Köy köy…
İnsan insan…
Toplum dinlenmeli, kaygılar anlaşılmalı, demokratik çözüm anlatılmalı ve güven yeniden güçlendirilmelidir.
Çünkü siyaset yalnızca parlamentoda yapılmaz. Siyasetin gerçek sınavı toplumun içerisinde verilir.
Kongre bunun başlangıcı olabilir.
Ama kongrenin başarısı salondaki alkışlarla değil, kongreden sonra sokağa taşınacak siyasetle ölçülmelidir.
Önce Kürt halkıyla güçlü bir toplumsal ittifak.
Sonra sokağın nabzına hâkim olan güçlü bir siyaset.
Ardından dostlarla ve Türkiye’nin demokratik güçleriyle daha büyük bir demokratik birlik.
İşte o zaman “Ülkeyi yönetmeye talibiz” sözü yalnızca güzel bir slogan olmaktan çıkar; arkasında örgütlü bir toplumun, güçlü bir kadronun ve gerçek bir siyasal iradenin bulunduğu ciddi bir iddiaya dönüşür.


