SOL VE DAYANIŞMA KOMADAN ÇIKIŞ MÜMKÜN MÜ?
Birlik, dayanışma, eşitlik, özgürlük ve adalet. Bunların her biri değerlidir. Ancak bir düşüncenin değeri yalnızca ne söylediğiyle değil, söylediğini ne kadar hayata geçirebildiğiyle ölçülür. Bu nedenle solun kendisine sorması gereken önemli bir soru var: Başkalarına dayanışmayı anlatanlar, neden kendi aralarında dayanışmayı kurmakta bu kadar zorlanıyor? Birlik diyorsak yan yana gelebilmeli, dayanışma diyorsak birbirimizin elini tutabilmeli, farklılıklara saygı diyorsak kendi içimizdeki farklılıklara da tahammül edebilmeliyiz.
Türkiye’de çok sayıda sol, sosyalist ve demokratik yapı var. Partiler, örgütler, dernekler, platformlar, aydınlar ve farklı siyasal çevreler bulunuyor. Buna rağmen bu büyük birikimin güçlü bir ortak toplumsal iradeye dönüşmekte zorlandığını görüyoruz.
Neden?
Bence solun artık yalnızca dışarıya değil, biraz da kendisine bakması gerekiyor.
Neden toplumun geniş kesimlerine ulaşamıyoruz?
Neden küçük farklılıklarımız ortak değerlerimizin önüne geçiyor?
Neden aynı adaletsizliğe karşı çıkan insanlar ortaklaşmak yerine birbirleriyle mücadele ediyor?
Bunlar suçlama değil, özeleştiri sorularıdır.
Benim gördüğüm kadarıyla Türkiye’de sol uzun süredir ciddi bir siyasal ve düşünsel hastalık geçiriyor. Daha açık bir ifadeyle, solun önemli bir bölümü adeta komada.
Dünya değişiyor, toplum değişiyor, yeni kuşakların beklentileri ve siyasetten talepleri değişiyor. Fakat solun önemli bir bölümü hâlâ geçmiş dönemlerin diliyle bugünün sorunlarına cevap vermeye çalışıyor.
Oysa dün doğru olan bir sözü bugün tekrar etmek, bugünün sorusuna cevap verdiğimiz anlamına gelmez.
Geçmişten öğrenmek başka, geçmişte yaşamak başkadır.
Sorun tam da burada başlıyor.
Kendi çevresinin dışına çıkamayan, eleştiriyi düşmanlık olarak gören, farklı düşüneni kolayca dışlayan ve sürekli “Ben doğruyum, merkez benim.” anlayışıyla hareket eden bir siyaset zamanla toplumla arasındaki mesafeyi büyütür.
Sonunda ortaya büyük bir çelişki çıkar:
Birlik denir ama birleşilemez.
Dayanışma denir ama dayanışılamaz.
Halk denir ama halk dinlenmez.
Değişim denir ama değişmeye yanaşılmaz.
Oysa halkın beklentileri çok daha somuttur.
İnsanlar geçimini, çocuklarının geleceğini, işini, eğitimini, adaleti, özgürlüğü ve insanca yaşamayı düşünüyor.
Siyaset bütün bunlara dokunabildiği ölçüde anlam kazanır.
Bu nedenle yalnızca haklı olduğuna inanmak yetmez.
Haklı olmak başka, toplumsal karşılık yaratabilmek başkadır.
Bir siyasi hareket toplumun temel sorunlarına çözüm üretemiyor, halkın talep ve ihtiyaçlarına cevap veremiyor ve giderek kendi çevresine sıkışıyorsa sürekli dış koşulları suçlayamaz.
Bir noktada aynayı kendisine çevirmek zorundadır.
İşte “komada olan sol” derken anlatmak istediğim budur.
Hastalık ağır olabilir. Fakat hastalıktan daha tehlikeli olan, hastalığın varlığını kabul etmemektir.
Çünkü siyasette tedavinin ilk adımı özeleştiridir.
Özeleştiri yenilgi değildir. Tam tersine, kendisini yenileyebilmenin ve yeniden güçlenebilmenin başlangıcıdır.
Burada söylediğim şey solun değerlerinden vazgeçmesi değildir.
Tam tersine, bu değerleri gerçekten hayata geçirmesidir.
Eşitlik savunuluyorsa eşitlik yaşanmalıdır. Dayanışmadan söz ediliyorsa dayanışma önce kendi içinde kurulmalıdır. Demokrasi savunuluyorsa eleştiriye tahammül edilmelidir. Halk adına siyaset yapılıyorsa halk dinlenmelidir.
Çünkü düşüncenin gerçek sınavı sözde değil, hayattadır.
Tarih hiçbir siyasi düşünceye sonsuz yaşam garantisi vermiyor. Çağın değişimini okuyamayan ve yeni kuşaklarla bağ kuramayan hareketler zamanla toplumsal etkilerini kaybedebilir.
Bu nedenle bugün tartışmamız gereken şey “Kim daha solcu?”, “Kim daha devrimci?” ya da “Merkez kim?” olmamalıdır.
Asıl soru çok daha basittir:
Toplumun hayatına ne kadar dokunabiliyoruz?
Belki solun bugün ihtiyacı olan şey daha fazla slogan değil; daha fazla özeleştiri, ortaklaşma, yenilenme ve düşünce ile davranış arasında tutarlılıktır.
Çünkü dünyayı değiştirmek isteyenlerin zaman zaman kendilerini de değiştirebilmesi gerekir.
Ve bütün bu tartışmanın sonunda geriye tek bir soru kalıyor:
DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEKTEN SÖZ EDİYORUZ;
PEKİ KENDİMİZİ DEĞİŞTİRMEYE NE KADAR HAZIRIZ?
Belki de komadan çıkışın ilk adımı, bu soruyla gerçekten yüzleşmektir.


