DERNEKÇİLİK VE YARATICILIK
Bir derneğin gerçek gücü, sahip olduğu binadan çok, insanların hayatında açtığı yerle ölçülür. Kapısı açık bir mekânın topluma ulaşabilmesi için düşünceye, üretime ve değişen ihtiyaçlara da açık olması gerekir. Avrupa’da köy derneklerinin çoğalması, insanların kökleriyle bağ kurma ve birbirleriyle dayanışma isteğinin önemli bir göstergesidir. Siyasi ve kültürel kurumlar da benzer bir ihtiyaçtan doğar. İnsanlar bu yapılara maddi ve manevi destek verirken bir buluşma alanı, kültürlerini yaşatacakları ve kendilerini ifade edecekleri ortak bir yaşam alanı oluşturmayı umut ederler.
Ancak bu umutla kurulan derneklerin bir bölümü, zamanla belirli alışkanlıkların içine sıkışmaktadır. Günü kurtaran çalışmalar, birbirini tekrar eden etkinlikler ve yıllardır değişmeyen yönetim anlayışları, derneklerin toplumsal etkisini sınırlamaktadır. Hayat değişirken çalışma biçimleri aynı kaldığında, kurumla toplum arasındaki mesafe büyümektedir.
Özellikle köy derneklerinin faaliyetlerinin cenaze hizmetleri ve taziye yemekleri etrafında yoğunlaşması üzerinde düşünmeliyiz. Acılı günlerde insanların yanında olmak, dayanışmanın en kıymetli görevlerinden biridir. Fakat aynı dayanışmayı yaşamın diğer alanlarına da taşıyabilmeliyiz. Acımızı paylaştığımız yerde sevincimizi, bilgimizi, kültürümüzü ve geleceğe dair hayallerimizi de paylaşabilmeliyiz.
Bu derneklerde sorumluluk alan, zamanını ve emeğini veren insanların çabaları değerlidir. Çoğu zaman kendi yaşamından fedakârlık ederek bu işleri yürütürler. Bu emeğe saygı duymak, yapılan çalışmaların yeterliliğini sorgulamamıza engel değildir. Aksine, emeği daha anlamlı sonuçlarla buluşturmak için yeni yollar aramak ortak sorumluluğumuzdur.
Yaratıcılık burada başlar: Toplumun değişen ihtiyaçlarını görmek, insanları dinlemek ve alışılmışın dışına çıkabilmek. Bir zamanlar yeterli olan bir çalışma biçimi, bugün aynı karşılığı bulmayabilir. Geçmişin deneyimi bize yol gösterebilir; fakat bugünün sorularına bugünün koşulları içinde cevap vermeliyiz.
Gençler kendilerini ifade edecek alanlar arıyor. Kadınlar karar süreçlerinde söz sahibi olmak ve çalışmalarını kendi iradeleriyle yürütmek istiyor. Yaşlılar deneyimlerini aktarabilecekleri, yalnızlıklarını paylaşabilecekleri ortamlar bekliyor. Yazarlar, sanatçılar ve kültür emekçileri toplumla buluşmak istiyor. Göçün içinde büyüyen çocuklar ise dillerini, tarihlerini ve köklerini tanıyabilecekleri imkânlara ihtiyaç duyuyor.
Dernekler bu ihtiyaçları çalışmalarının merkezine aldığında hayatla bağları güçlenir. Dil ve kültür atölyeleri, kitap buluşmaları, müzik ve tiyatro çalışmaları, kadınların ve gençlerin öncülük ettiği etkinlikler, sözlü tarih ve hafıza projeleri bu bağın kurulabileceği alanlardır. Eğitimden gündelik sorunlara kadar insanların birbirine destek olabileceği çalışmalar da dayanışmayı sürekli kılar. Her dernek, kendi imkânlarıyla başlayabilir; önemli olan düzenli, katılımcı ve ihtiyaçlara karşılık veren bir çalışma anlayışı geliştirmektir.
Aynı sorgulama siyasi kurumların dernekleri için de geçerlidir. Anmalar, geçmişin mücadelesini ve değerlerini yaşatır. Bu değerlerin bugünün hayatında karşılık bulması için düşünce üretmek, tartışma alanları açmak ve insanların günlük sorunlarıyla bağ kurmak gerekir. Bir kurumun çekim merkezi hâline gelmesi, insanların orada kendilerini bulabilmesine ve bir şeyleri değiştirebildiklerini hissedebilmesine bağlıdır.
Bazen tek bir kişinin girişimiyle düzenlenen konserin büyük bir salonu doldurduğunu görüyoruz. Buna karşılık bir topluluğa dayanan, mekânı ve örgütlü imkânları bulunan kurumlar kendi alanlarına insan çekmekte zorlanabiliyor. Böyle bir durumda çalışma biçimimizi gözden geçirmeliyiz: İnsanlara ne sunuyoruz? Onları ne kadar dinliyoruz? Katılmaları ve sorumluluk almaları için ne kadar alan açıyoruz?
Katılım, insanların kendilerini bir çalışmanın parçası olarak görmesiyle güçlenir. Sürekli aynı kişilerin konuştuğu ve karar verdiği bir yerde yeni fikirlerin gelişmesi zorlaşır. Sorumluluğun paylaşıldığı, farklı kuşakların birlikte ürettiği bir dernekte ise aidiyet büyür. İnsanlar yalnızca etkinliğe gelmez; ortak yaşamı kurmaya da katılır.
Toplum bu kurumlara destek veriyor; mekânlar kiralanıyor, binalar satın alınıyor, büyük emekler harcanıyor. Bu imkânları geleceğe taşıyacak olan, içeride kurulan ilişkiler ve sürdürülen üretimdir. Kültürün yaşatılmadığı, yeni kuşakların sorumluluk alamadığı ve toplumsal ihtiyaçların karşılık bulmadığı bir mekân zamanla yalnızlaşır.
Bu nedenle dernekçilik anlayışımızı yeniden düşünmeliyiz. Geçmişimize sahip çıkarken geleceğimizi de birlikte hazırlamalıyız. Dayanışmayı acılı günlerden günlük yaşama, yöneticiliği görev paylaşımına, buluşmaları ortak üretime taşımalıyız.
Bir derneğin geleceği, insanların orada kendi geleceklerinden bir parça görebilmesine bağlıdır. Bunu sağlayabildiğimiz ölçüde derneklerimiz yaşayan, üreten ve kuşakları birbirine bağlayan toplumsal alanlara dönüşecektir.


