PARTİDEN PARTİYE TRANSFERLER HALKIN İRADESİ KİMİN MALIDIR?
Türkiye’de partiden partiye geçiş tartışmaları, siyasetin temel bir sorununu yeniden önümüze koyuyor: Halkın verdiği oy, seçilen kişinin istediği yere taşıyabileceği kişisel bir mülk müdür? Bir yurttaş sandığa giderken yalnızca bir isme oy vermez. Bir düşünceyi, bir programı, bir siyasi duruşu ve geleceğe ilişkin bir umudu da seçer. Ancak seçtiği kişinin bir süre sonra karşı çıktığı partiye geçtiğini gördüğünde, kendi iradesinin anlamını sorgulamaya başlar. Sandıktan çıkan tercihin, sandık dışında değiştirilmesi demokrasiye duyulan güveni aşındırır.
.
Elbette herkes düşüncesini değiştirebilir. Fakat halkın oyuyla kazanılmış bir makam, kişisel düşünce değişikliğinin ötesinde kamusal bir sorumluluk taşır. Bir siyasetçinin parti değiştirme özgürlüğü varsa, seçmenin de kendisine verilen sözün hesabını sorma hakkı vardır. Demokratik ahlak, bu iki hakkı birlikte düşünmeyi gerektirir.
Özgür Özel’in geçmişte “Sütte leke var, onda yok” sözleriyle övdüğü Cemil Tugay’ın AK Parti’ye geçişi, bu çelişkinin güncel örneklerinden biridir. Böylesine kesin övgülerle seçmene sunulan bir ismin başka bir siyasi safa geçmesi, yalnızca o kişinin tercihini değil, onu halka güvence vererek sunan siyaset anlayışını da tartışmaya açar. Toplumun güveni, liderlerin kefalet cümleleriyle kurulup bir rozet değişikliğiyle boşa çıkarılabilecek kadar değersiz değildir.
Burada asıl mesele, kimin hangi partiye geçtiğinden daha derindir. Mesele, siyasetin ilkelere mi, yoksa makamı ve gücü koruma hesabına mı dayandığıdır. Dün ağır biçimde eleştirilen bir iktidar, bugün katılınca birden övgüye değer hâle geliyorsa, yurttaşın bu dönüşümün gerekçesini sorgulaması son derece doğaldır. Değişen düşünceler midir, yoksa çıkarların yönü mü?
Kayyum uygulamalarında seçmenin iradesi dışarıdan müdahaleyle tartışmalı hâle gelirken, parti transferlerinde benzer bir temsil sorunu seçilen kişinin kararıyla ortaya çıkabiliyor. Yöntemler farklı olsa da seçmenin önünde aynı soru duruyor: Benim oy verdiğim siyasi tercih neden benim söz hakkım olmadan değiştiriliyor?
Bu nedenle seçim ve siyasi partiler mevzuatı, temsil sorumluluğu ve seçmenin denetim hakkı açısından yeniden tartışılmalıdır. Ancak hiçbir yasal düzenleme, tek başına siyasi ahlakın yerini tutamaz. Halkı yalnızca seçim günü hatırlayan bir anlayış sürdükçe, çıkar ilişkileri kendilerine başka yollar bulacaktır.
Laiklik, Atatürkçülük, din ve inanç, milyonlarca insan için gerçek değerlerdir. Sorun, bu değerlerin siyasetçilerin çıkarlarını örten birer perdeye dönüştürülmesidir. Sıkışınca Atatürk’ün arkasına sığınan, hesap sorulunca dini ve başörtüsünü öne çıkaran bir anlayış, savunduğunu söylediği değerlere de zarar verir. Bir değere bağlılık, onu kürsüde anmakla değil, onun gerektirdiği sorumluluğu üstlenmekle anlaşılır.
Bütün partilerin her konuda aynı olduğunu söylemek farklılıkları görünmez kılabilir. Ancak farklı söylemler altında aynı çıkar ilişkilerinin yeniden üretilmesi, toplumun “Bunların birbirinden ne farkı var?” sorusunu sormasına yol açıyor. Bu soruya verilecek cevap sloganlarda değil; kamu kaynaklarının kullanımında, hesap verebilirlikte ve halka verilen sözlere bağlılıkta aranmalıdır.
Siyaset, ülkenin kaynaklarını paylaşan bir ayrıcalıklılar düzenine dönüştüğünde, toplumun payına yoksulluk ve güvensizlik düşer. Demokrasi ise ancak halkın kararının, emeğinin ve geleceğinin kişisel pazarlıkların üzerinde tutulmasıyla anlam kazanır.
Halkın oyu bir transfer bedeli değildir. Seçilmiş makam bir kişinin tapulu malı değildir. Hiçbir rozet, seçmene verilen sözden daha değerli olamaz.


