6 MAYIS 1972 TÜRKİYE’NİN HAFIZASINDA ASILI KALAN ÜÇ FİDAN

Bir İdamdan Fazlası: Susturulan Bir Kuşağın Hikâyesi 1970’lerin başında Türkiye, büyük bir siyasal fırtınanın içindeydi. Üniversiteler kaynıyor, meydanlar dolup taşıyor, gençlik hareketleri “Tam Bağımsız Türkiye” sloganıyla ülkenin dört bir yanında yankılanıyordu. Bu hareketin en görünür isimleri ise üç üniversite öğrencisiydi: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan.

6 MAYIS 1972   TÜRKİYE’NİN HAFIZASINDA ASILI KALAN ÜÇ FİDAN

Onlar için mücadele; yalnızca ideolojik bir kavga değil, halkın yaşam koşullarına dair somut bir arayıştı. Köylünün toprak hakkını, işçinin grev hakkını, öğrencinin özgürlüğünü savunuyorlardı. Türkiye’nin dış politikada bağımsızlaşmasını, emperyalizme karşı kendi ayakları üzerinde duran bir ülke olmasını istiyorlardı.

Amerikan 6. Filosu’na karşı düzenlenen protestoların arkasındaki temel motivasyon buydu. Onlara göre mesele yalnızca yabancı askerlerin varlığı değil, Türkiye’nin siyasal iradesinin dış güçlerin gölgesinde şekillenmesiydi.

Doğu Anadolu’da Zap Suyu üzerine inşa ettikleri “Devrimci Gençlik Köprüsü” ise sembolik olduğu kadar gerçek bir hikâyeydi: Devletin ulaşamadığı yere halk dayanışmasıyla ulaşmak.

Bugün bile o görüntüler, yalnızca siyasi bir dönemin değil; idealizmle yoğrulmuş bir gençliğin hafızası olarak anlatılıyor.

İdam Kararı Hukuk mu, Siyasi Hesaplaşma mı?

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan; banka soygunu, silahlı eylemler ve Amerikalı askerlerin kaçırılması gibi suçlamalarla yargılandı. Haklarında verilen hüküm ise Türk Ceza Kanunu’nun en ağır maddesiydi idam.

Ancak yıllar boyunca pek çok hukukçu ve anayasa uzmanı, söz konusu suçların dönemin hukuk sisteminde bile idam cezasını gerektirmediğini savundu.

Tartışmaların merkezindeki soru hep aynı kaldı

“Bu karar hukuki miydi, yoksa siyasi bir infaz mıydı?”

O dönemin siyasi atmosferi düşünüldüğünde, kararın yalnızca mahkeme salonlarında verilmediği görüşü toplumun geniş kesimlerinde hâkim oldu.

27 Mayıs sonrasında idam edilen Adnan Menderes ve arkadaşlarının yarattığı siyasal travma, yıllar sonra başka bir rövanş duygusuna dönüşmüştü. Mecliste idam kararları oylanırken dile getirilen “Üç bizden gitti, üç onlardan gitsin” yaklaşımı, Türkiye demokrasi tarihinin en ağır cümlelerinden biri olarak kayıtlara geçti.

Bu sözler, hukuk devleti ilkesinden çok siyasal intikam hissinin öne çıktığı bir dönemin özeti gibiydi.

Darağacından Yükselen Kırılma

6 Mayıs 1972 sabahı infazlar gerçekleştiğinde Türkiye yalnızca üç genç insanı kaybetmedi.

Toplumun bir kesimi, devletin kendi gençlerini idam ederek geri dönülmez bir çizgiyi geçtiğine inandı. Sol hareket içinde büyük bir öfke ve radikalleşme başladı. Sağ siyasette ise “devletin bekası” söylemi giderek sertleşti.

Uzmanlara göre 1970’lerin sonunda ülkeyi kan gölüne çeviren sağ-sol çatışmasının psikolojik eşiklerinden biri de işte bu idamlardı.

Çünkü darağaçları yalnızca bedenleri değil, uzlaşma ihtimalini de hedef almıştı.

Bir kuşak, arkadaşlarını cezaevlerinde, işkencelerde, sürgünlerde ve mezarlıklarda bırakarak büyüdü.

Türkiye ise en parlak genç beyinlerinden bir kısmını kaybetti.

Türkiye’nin Ortak Vicdanında Açılan Yara

Aradan geçen on yıllara rağmen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın isimleri hâlâ unutulmadı.

Çünkü onların hikâyesi yalnızca bir dönemin siyasi çatışması olarak görülmedi.
Birçok insan için bu hikâye; adaletin siyasete teslim edildiği, gençliğin umutlarının darağacında boğulduğu bir kırılma anıydı.

Bu travmanın etkisi Türkiye’nin hukuk tarihinde de iz bıraktı.

1984’ten sonra Türkiye’de siyasi suçlardan dolayı bir daha idam uygulanmadı. Yıllar sonra idam cezasının tamamen kaldırılması sürecinde de 6 Mayıs’ın yarattığı toplumsal hafızanın önemli rol oynadığı sık sık dile getirildi.

Bir Rüyanın Sonu, Bir Sembolün Doğuşu

1960’ların özgürlük rüzgârı, 1972’nin karanlık şafağında yerini sert bir askeri vesayet dönemine bıraktı.

O gün darağacında yalnızca üç genç asılmadı.
Bir ülkenin “başka bir gelecek mümkündür” inancı da ağır yara aldı.

Bugün Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda yan yana duran üç mezar, yalnızca geçmişe ait birer hatıra değil.

Her 6 Mayıs’ta o mezarların başında toplanan insanlar; bağımsızlık özlemini, adalet arayışını ve eşit bir ülke hayalini selamlıyor.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan artık yalnızca tarih kitaplarında geçen isimler değil.

Onlar, Türkiye’nin ortak vicdanında;
adaletsizliğe boyun eğmeyen bir kuşağın sesi,
yarım kalmış bir düş,
ve hala sönmeyen bir umut olarak yaşamayı sürdürüyor.