KOÇGİRİ KATLİAMI, YARIM KALMIŞ BİR MADIMAK KATLİAMI;
MADIMAK KATLİAMI, TAMAMLANMIŞ BİR KOÇGİRİ KATLİAMIDIR!
Kemal BÜLBÜL (28 Haziran 2017 – Ankara)
Alevi toplumu üzerinde Sasani, Emevi, Abbasi, Bizans, Selçuklu, Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti, İran ve Irak devletleri sistematik olarak ya toplu katliam yapmış ya da Alevi Mürşitleri, Pirleri, Ermişleri katledilmek suretiyle bastırma, susturma planı uygulanmıştır. Madımak katliamı ve Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan Alevi katliamları da bu sistematik politikanın devamıdır. Ancak burada bir özel duruma vurgu yapmak gerekir ki o da; Devlet için, Koçgiri katliamı yarım kalmış bir Madımak Katliamı, Madımak katliamı tamamlanmış bit Koçgiri katliamıdır.
Adı geçen devletlere göre “Bin yılı aşan bu sistematik katliamın bir sebebi olmalı!” Katı merkeziyetçi, “Krallık, hükümdarlık, halifelik, şahlık..” vb. ile yönetilen ya da hükmedilen bu devletler yapısal olarak bir tür diktatörlüğe dayanıyordu. “Tebaa, reaya, ahali, ümmet” gibi tahakkümcü ve tekçi adlarla sıfatlandırılan halk/halklar vergi, askerlik, devletin dinine iman etmek türünden uygulamalarla inim inim inletiliyordu. İtiraz edenler veya itiraz etme potansiyeli olanlar da toplu katliama uğratılıyordu.
Alevi inancı aynı zamanda sosyal bir örgütlenme projesidir. Devlet, krallık, imparatorluk, hükümdarlık, padişahlık, cumhuriyet de “Sosyal bir örgütlenme” projesi gibi görünse de kendisinden azade sivil, yerel, demokratik örgütlenmeleri kabul etmez. Bir inanç olarak “Ocak” şeklinde örgütlenen Alevi inancında öylesine özgün durumlar vardır ki ocaklar arasında canlı ve örgütlü bir sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi ilişki olsa da bir ocak diğer ocağa karışmaz, karışamaz, müdahale hakkı yoktur. Kendi dost, müsahip ocağının müdahalesini dahi kabul etmeyen Alevi Ocakları neden devletlerin müdahalesine izin versin ki? Ocak sosyalitesi “Pirin evinden ibaret” bilinse de, ocak mürşit, pir, ana, bacı, rehber, talip topluluğu olup milyonları aşan nüfusu olan ocaklarımız vardır. Çok doğal olarak böylesine geniş ve yaygın bir topluluğun kendi içinde örgütlenme disiplinleri vardır. Sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi, hukuki örgütlenmenin şemsiyesi inançsal örgütlenmedir. Öyle ki bir ocağın kendi içinde ekonomik ve hukuki örgütlenmesi son derece özgün ve olmasa olmazlardandır. Üretim, paylaşım, dayanışma yaşamın ve inancın zorunlu bir gereğidir. Mürşit, pir, ana, bacı, rehber bu örgütlülüğü yürütmek ve denetlemekle yükümlüdür. Ancak bu denetleme ve yürütme içinde talip topluluğunun da katılım ve söz hakkı elbette ki vardır.
Başlangıçta adını verdiğimiz devletler, Alevi Toplumundan vergi almak, asker devşirmek, kendi katı hukuklarını uygulamak, kendi dinlerine iman etmeye zorlamak ve Alevilerin kendi değerlerini yok saymak gibi diktacı uygulamalar yapıyorlardı. Buna mukabil Alevi toplumu, Alevi ocakları kendi sivil, özgün ve içe dönük yapılarını esas alarak; “Biz devlete vergi vermeyiz. Bireysel ve toplumsal sorunlarımızı çözmek için kendi hukukumuzu uygularız. Sizin dininize de asla inamayız. Size boyun eğmeyiz!” dediğinde sonuç katliam, sürgün vb. oluyordu.
Cumhuriyet(ler) dönemine geldiğimizde hükümran devlet(ler) “Yurttaşlık/Vatandaşlık” diye sıfatlandırdığı devletleştirilmiş bireyi kendi devlet doğası gereği Alevilere de dayattı. Devletlerin “Yurttaşlık/Vatandaşlık” tanımı adı geçen devletlerin “Tek din, Tek, dil, Tek devlet, Tek millet, Tek Hukuk, Tek Yurttaş” anlayışına dayandığından bu “Teklik/Tekçilik” belirlemesinde Alevilik ve Aleviler zaten yoktu. Kaldı ki Aleviler inançta kimi yerel, özgün uygulamalar dışında Alevi inancında ortak olsalar da etnik olarak farklı kimliklere sahiptiler. Farklı etnik kimliklere sahip olmaları ise adı geçen devletler için durumu daha da “Kabul edilemez!” hale getiriyordu. Hal böyle olunca “Modern devletler” yani “Cumhuriyetler” çareyi mirasını devraldıkları ecdatlarının sistematik uygulamalarında buldular ki bu da sistematik yok sayma, asimilasyon, göçertme, baskı, zulüm ve giderek sistematik katliam oluyordu.
Özellikle Türkiye Cumhuriyeti bu uygulamayı bire bir Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı’dan kopya etmiştir. Osmanlı’nın son dönemlerine kadar (1826 II. Mahmut, Tanzimat, İttihat Terakki dönemi) reayadan (Sürü) sayılan Türk Halkı, Ulus Devletin bir gereği olarak devletin merkezine alınarak kutsanmış gibi görünse de esas alınan halkın kadim kültürüne dayalı sivil Türklük değil, devşirme ve kışkırtılmış milliyetçi, ırkçı bir Türklüktür. Zira kadim halk kültürüne dayalı sivil Türk kimliğinin birlikte yaşadığı halklar ve inanç gruplarıyla bir sorunu yoktu, asimilasyoncu ve katliamcı değildi. Tekçilik bu haliyle sürdürülemeyeceğinden kadim Türk halkı yerine devşirmek Türklük ikame edildi. Türk’ün tüm toplumsal, yerel, sivil değerleri yok sayılarak bir tür Türk Asimilasyonu da yapıldı.
İşte Alevi Sorunu ve yakın tarih Alevi katliamları bu paradoks içinde aranmalıdır. Cumhuriyetler öncesindeki devletlerde, vergi, devşirme asker vermeyerek, devletlerin katı merkaziyetçi dikta hukukunu kabul etmeyerek, devlet dinine iman etmeyerek “Sorun yaratan” Aleviler, Cumhuriyetler döneminde inancının ve toplumsal örgütlenmesinin (Ocak) sosyal, inançsal, hakikatçi, eşitlikçi, özgürlükçü doğası gereği “Potansiyel tehlike” olarak görüldüğünden aynı kirli ve katliamcı politikayı sür git devam ettirdiler.
Madımak katliamı bütün süreçleriyle devletin planlayıp uyguladığı son derece profesyonel bir katliamdır. Koçgiri ve Dersim’de edindiği “Engin ve derin” tecrübeleri Kırıkhan, Ortaca, Elbistan, Hekimhan, Malatya, Sivas (4 Eylül 1978) Maraş, Çorum ve 12 Eylül barbarlığı ile “Derin Uzmanlığa” dönüştürmüştür. Devletin temeli devşirme Türklük ve Piyasa İslam’ına dayandırıldığı için ya Aleviler de devşirme Türklüğü, Piyasa Aleviliği ile harmanlayıp “Makbul yurttaş” olacaklar ya da Osmanlı’dan devraldıkları gibi “Kökleri kazınacaktı!” Koçgiri, Dersim gibi kızılca katliamlara, her tür asimilasyon ve göçertme politikasına rağmen, devlet “Makbul Aleviyi” yaratamadı ve 1960’lı yıllarla birlikte devlet ikinci seçeneğini tekrar uygulamaya koydu. Zira 60’larda yükselen toplumsal muhalefet, gençlik hareketi ve işçi sınıfı örgütlenmesinin omurgasını Aleviler oluşturuyordu.
Hele ki, Kürt Siyasal demokratik hareketinin 1990’larda yarattığı siyasal ivmenin Alevi, Kürt buluşmasını sağlama “Tehlikesi” devlet için “Çok tehlike arz eden bir durum”du. Madımak katliamıyla bir kere daha Alevileri bastırmak, kirli propagandalarla Kürt hareketini suçlamak, hele de bu canice uygulamayı Sivas gibi çok kimlikli bir kentte yapmak devlet için vazgeçilmez bir konsept olacaktı. Kaldı ki Madımak katliamı Alevilere dönük bir katliam olsa da devlet bir katliamla birden çok katliam yapmıştı. Öncelikle Sivas gibi devlet tarafından sistematik olarak ırkçılaştırılmaya çalışılan bir kentte Pir Sultan Abdal şenliklerindeki halkın ve sanatçıların dayanışma ve paylaşım duygusu katledildi. 11 Yaşındaki Koray Kaya’dan 70 yaşını aşkın Nesimi çimene kadar 35 eşsiz insan katledildi. Bunlardan 17’si kadındı! Saz, söz, sanat, şiir, öykü, roman, mizah, edebiyat, semah, nefes, türkü, karikatür, resim… Ne varsa sanata ve estetiğe ve dahi Alevi değerlerine dair, hepsi katledildi. Behçet Aysan, Metin Altıok, Uğur Kaynar gibi sanat üstatları, Hasret Gültekin, Mulis Akarsu, Nesimi Çimen gibi kadim Aleviliğin taşıyıcısı, zakiri, aşığı… katledildi. Madımak katliamını yapan zihniyet devletin derinine sirayet etmiş Dersim Umum Müfettişi Abdullah Alpdoğan ile Koçgiri katliamını yürüten Topal Osman çetesi ve Sakallı Nurettin Paşa zihniyetinin hep yaşayan halidir. Ondan dolayı; “Tekçi devlet için Koçgiri yarım kalmış bir Madımak katliamı, Madımak tamamlanmış bir Koçgiri katliamıdır.” Dedik.
Kemal BÜLBÜL (28 Haziran 2017 – Ankara)

