SİVİL TOPLUMUN TARİHSEL SORUMLULUĞU: YARIN ÇOK GEÇ OLMADAN
Sivil toplum örgütleri, dünyanın her yerinde yalnızca kendi alanlarında faaliyet yürüten yapılar değildir. Aynı zamanda toplumun ihtiyaçlarını, taleplerini ve sorunlarını görünür kılmak; gerektiğinde iktidarlara karşı bu talepleri savunmak ve demokratik yollarla çözüm üretilmesi için mücadele etmekle sorumludurlar.
Türkiye’de de geçmiş dönemlerde sendikaların, meslek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarının toplumsal haklar için mücadele ettiklerini, demokratik eylemler gerçekleştirdiklerini ve bunun için ağır bedeller ödediklerini biliyoruz.
Ancak bu ülkenin en ağır ve en uzun süredir devam eden meselelerinden biri olan Kürt sorunu karşısında aynı güçlü toplumsal ve demokratik refleksin yeterince ortaya konulduğunu söylemek zordur.
Son elli yıllık döneme baktığımızda büyük acılar yaşandı. Gençler hayatını kaybetti, cezaevleri doldu, faili meçhul cinayetler yaşandı, köyler boşaltıldı ve yakıldı. Milyonlarca insan doğduğu topraklardan ayrılarak Türkiye’nin büyük şehirlerine veya Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldı.
Bu yalnızca Kürtlerin yaşadığı bir acı olarak görülemez. Bu, bütün Türkiye toplumunun yarım asrını etkileyen büyük bir toplumsal ve siyasal meseledir.
Buna rağmen sivil toplumun önemli bir bölümü uzun yıllar boyunca bu mesele karşısında ya sessiz kaldı ya da olması gerekenden çok daha cılız bir ses çıkardı.
Elbette bunun tarihsel nedenleri vardır. 12 Eylül askeri darbesinin toplum üzerinde yarattığı korku, demokratik örgütlerin kapatılması, yasaklar, baskılar ve örgütlü toplumun zayıflatılması bunlardan bazılarıdır.
Fakat geçmişin nedenlerini anlamak, bugünün sorumluluğundan kaçmanın gerekçesi olamaz.
Bugün önümüzde önemli bir fırsat bulunmaktadır.
İktidar ile Kürt meselesinin muhatapları arasında sorunun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözümüne yönelik bir süreç ve arayış bulunmaktadır. Atılan adımlar yeterli bulunmayabilir. Eleştirilebilir, eksikleri tartışılabilir ve daha somut adımlar talep edilebilir.
Ancak barışın eksiklerini eleştirmek başka, barış ihtimaline seyirci kalmak başkadır.
Yarım asırdır devam eden çatışmanın, ölümün, acının ve gözyaşının sona ermesi için ortaya çıkan her demokratik imkân toplum tarafından sahiplenilmelidir.
İşte tam burada sivil toplum örgütlerine büyük bir görev düşmektedir.
Sendikalar, meslek odaları, barolar, demokratik kitle örgütleri, dernekler, vakıflar, akademisyenler, sanatçılar, iş insanları, aydınlar ve toplumun bütün demokratik kesimleri çözümün yalnızca siyasetçilerin omuzlarına bırakılmayacağını görmelidir.
Sivil toplum gerektiğinde iktidarı daha cesur demokratik adımlar atmaya zorlamalı, sürecin eksiklerini açıkça dile getirmeli; fakat aynı zamanda barışı ve demokratik çözümü desteklediğini da açık ve cesur biçimde ilan etmelidir.
Toplantılar yapılmalı, paneller ve konferanslar düzenlenmeli, ortak açıklamalar yayımlanmalı ve toplumun farklı kesimleri arasında barışın dili güçlendirilmelidir.
Çünkü barış yalnızca bir hükümetin, bir partinin veya bir siyasi hareketin meselesi değildir.
Barış, hepimizin meselesidir.
Anneler artık ağlamasın, gençler ölmesin, insanlar düşüncelerinden ve kimliklerinden dolayı bedel ödemesin istiyorsak; daha demokratik, özgür ve birlikte yaşanabilir bir ülke istiyorsak herkes kendi sorumluluğunu üstlenmelidir.
Özellikle sivil toplum örgütleri böylesi tarihsel dönemlerde kenarda duramaz.
Bugün ihtiyaç duyulan şey sessizlik değil, demokratik cesarettir.
Eleştirelim.
Eksikleri söyleyelim.
Daha fazlasını talep edelim.
Ama çözümü, diyaloğu ve barışı da cesaretle destekleyelim.
Çünkü bazen toplumların önüne tarihsel fırsatlar çıkar.
O fırsatlar sonsuza kadar beklemez.
YARIN ÇOK GEÇ OLMADAN,
BARIŞ İÇİN BUGÜN SÖZ SÖYLEME ZAMANIDIR
Timur Şaşmaz


