ÜLKESİNİ SEVMEK, O ÜLKENİN İNSANINI YAŞATMAKTIR

Ne zaman bu ülkede Kürt sorununun çözümünden, silahların susmasından ve insanların artık ölmemesinden söz edilse, buna karşı çıkan bir kesim de ortaya çıkıyor. Bu itirazların bir bölümünde milliyetçilik söylemi öne çıkarılıyor; özellikle çatışmalarda evlatlarını kaybeden ailelerin yaşadığı büyük acı, siyasi tartışmaların merkezine taşınıyor.

ÜLKESİNİ SEVMEK, O ÜLKENİN İNSANINI YAŞATMAKTIR

Elbette evladını kaybetmiş bir annenin, babanın acısı tartışılamaz. O acının karşısında herkesin saygıyla durması gerekir. Ancak tam da burada çok önemli bir soru sormamız gerekiyor:

Başka anneler aynı acıyı yaşamasın diye ne yapacağız?

Çünkü ülkesini sevmek yalnızca yüksek sesle slogan atmak, öfkeyle konuşmak veya savaş devam etsin demek değildir. Ülkesini sevmek, üzerinde yaşadığın toprakların bugününü olduğu kadar yarınını da düşünmektir. O ülkenin toprağına, emeğine, kaynaklarına, bağımsızlığına ve en önemlisi insanına sahip çıkmaktır.

İnsan ülkesini gerçekten seviyorsa, o ülkenin gençlerinin yaşamasını ister. Gençlerin mezarlıklarda değil; okullarda, üniversitelerde, fabrikalarda, tarlalarda, sanatta, bilimde ve üretimde geleceğini kurmasını ister.

Ülkesini sevmek, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip çıkmaktır. Ekonomik ve siyasal bağımsızlığını önemsemektir. Dışarıdan gelen müdahaleler karşısında ülkenin ve toplumun iradesini savunmaktır. Emekçinin alın terine, çiftçinin toprağına ve gencin geleceğine sahip çıkmaktır.

Çünkü bir ülke yalnızca dağlardan, taşlardan ve sınır çizgilerinden oluşmaz.

Ülke, her şeyden önce insandır.

Bu nedenle ülke sevgisi yalnızca çatışmalarda hayatını kaybeden askerlerin cenazeleri üzerinden tarif edilemez. Ülkesini sevmek, aynı zamanda o cenazelerin bir daha gelmemesi için çözüm aramaktır.

Yıllarca süren çatışmalar bu toplumda çok ağır yaralar bıraktı. Asker aileleri evlatlarını kaybetti, Kürt aileleri de çocuklarını kaybetti. Binlerce evin kapısını acı çaldı. Genç insanlar yaşamlarını yitirdi; geride anneler, babalar, eşler ve çocuklar kaldı.

Acının kimliği olmaz.

Bir annenin gözyaşı Türkçe ya da Kürtçe akmaz. Gözyaşının dili insandır.

Tam da bu nedenle çocuklarını kaybetmiş ailelerin acısını yeni çatışmaların gerekçesi haline getirmek yerine, o acıyı başka çocukların yaşaması için değil, başka çocukların yaşaması için bir toplumsal vicdana dönüştürmek gerekir.

Evladını kaybetmiş bir anneye gösterilebilecek en büyük saygı, başka bir annenin aynı acıyı yaşamaması için çaba göstermektir.

Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:

Geçmişin acılarından yeni düşmanlıklar mı üreteceğiz, yoksa o acılardan geleceğin barışını mı kuracağız?

Barış geçmişi unutmak değildir. Yaşanan acıları yok saymak hiç değildir. Barış, bütün yaşananlara rağmen aynı acıları çocuklarımıza miras bırakmamaya karar verebilmektir.

Çözümün yolu birbirimizi susturmaktan değil, birbirimizi dinlemekten geçiyor. Türk annesinin Kürt annesinin acısını, Kürt annesinin de Türk annesinin acısını anlayabildiği bir toplumsal iklime ihtiyacımız var.

İnsanların kendi dilini, kültürünü ve kimliğini özgürce yaşayabildiği; düşüncesini korkmadan ifade edebildiği ve hukukun herkese eşit uygulandığı demokratik bir toplum, kalıcı barışın en önemli dayanaklarından biridir.

Farklılıklarımızı ortadan kaldırmak zorunda değiliz. Birbirimize benzeyerek değil, birbirimizin farklılıklarına saygı göstererek birlikte yaşayabiliriz.

Çünkü mesele kimin daha fazla acı çektiğini hesaplamak değildir.

Mesele kimin daha yüksek sesle “ülkemi seviyorum” dediği de değildir.

Asıl mesele, bu ülkenin insanlarını ve geleceğini ne kadar koruyabildiğimizdir.

Hiçbir anne çocuğunun ardından ağıt yakmasın. Hiçbir baba evladının tabutunu taşımasın. Hiçbir çocuk savaşın bıraktığı acılarla büyümesin.

Ülkesini sevmek, toprağını sevmektir ama yalnızca toprak değildir.
Ülkesini sevmek, o toprakların üzerinde yaşayan insanı sevmektir.
Ülkesini sevmek, gençlerini yaşatmaktır.
Ülkesini sevmek, farklılıklarıyla birlikte toplumun geleceğine sahip çıkmaktır.

Ve belki de ülkesini sevmenin en anlamlı göstergesi, gelecek kuşaklara daha fazla mezar değil; barış içinde yaşayabilecekleri demokratik, özgür ve huzurlu bir ülke bırakabilmektir.