Tekstil Atölyesi Görünenin Ötesi

Tekstil Atölyesi Görünenin Ötesi

Çalışma
Saat 05:30…
Alarm çalıyor.
Bu bir sabah değil.
Bu bir emir.
Mehmet uyanıyor.
İstediği için değil…
Mecbur olduğu için.
Çünkü bu düzende uyanmak bir tercih değil,
çalışabilmek için verilen bir izin.
Yüzünü yıkarken aynaya bakıyor.
Kendini görmüyor.
Bir iş gücü görüyor.
Bir kayıt numarası.
Bir bordro kalemi.
Sigara yakıyor.
Duman yükseliyor.
Belki de özgür olan tek şey o duman.
Evden çıkıyor.
Sokak sessiz.
Ama o sessizliğin altında binlerce aynı hayat var.
Aynı saatte uyanan, aynı servise yetişen, aynı bantta eriyen insanlar…
Servis geliyor.
İşçiler doluşuyor.
Bu bir yolculuk değil.
Bu bir sevk.
Kimse yüksek sesle konuşmuyor.
Çünkü herkes aynı şeyi biliyor:
Bu düzen, ses çıkaranı sevmez.
Fabrikanın kapısı açılıyor.
Kart okutuluyor.
Parmak izi veriliyor.
Yüz tanınıyor.
Makine seni tanıyor.
Ama sistem seni tanımıyor.
Ustabaşı bağırıyor:
“Hadi! Hızlı olun!”
Daha gün başlamadan, işçinin zamanı elinden alınmış bile.
Çünkü burada zaman senin değil.
Zaman, satın alınmış bir şey.
Ve sen…
O zamanın içindeki bir araçsın.
Makine başlıyor.
Bant akıyor.
İşçi çalışıyor.
Ama aslında sadece çalışmıyor—
üretiyor, tüketiliyor, susuyor.
Müzik açılıyor.
Makine sesi yükseliyor.
Bu gürültü boşuna değil.
Çünkü düşünen insan tehlikelidir.
Sorgulayan işçi, sistem için bir hatadır.
O yüzden ses yükseltilir.
O yüzden tempo artırılır.
O yüzden kimseye durup düşünme hakkı verilmez.
Saat 09:15…
Zil çalıyor.
On dakika mola.
On dakika…
Bir insanın insana dönüşmesi için verilen kısa bir süre.
Çay kuyruğunda konuşmalar başlar:
“Maaş yetmiyor…”
“Kirayı ödeyemiyorum…”
“Sigorta yatmamış…”
Herkes aynı şeyi söyler.
Ama kimse yüksek sesle söyleyemez.
Çünkü herkes şunu bilir:
Hak aramak, burada risk almaktır.
Zil çalar.
Mola biter.
Haklar da öyle.
Öğle molası…
Yemekhanede tabaklar dolu gibi görünür.
Ama hayatlar eksiktir.
Bir işçi konuşur:
“Sendika olsa…”
Diğeri hemen etrafına bakar:
“Yavaş konuş…”
Çünkü bu düzende örgütlenmek değil,
örgütsüz kalmak öğretilir.
Haklar kağıt üzerindedir.
Ama o kağıtlara ulaşmak…
neredeyse imkânsızdır.
Sigorta kesilir.
Fazla mesai ödenmez.
İzin verilmez.
Ama kimse itiraz edemez.
Çünkü herkesin yerine geçecek biri vardır.
İşsizlik…
Bu sistemin en güçlü silahıdır.
İşçi bilir:
“Ben gidersem, yerime biri gelir.”
Patron bilir:
“Giden gider.”
Ve bu denge,
eşitlik değil,
çaresizlik üzerine kurulur.
Gün ilerler.
Makine durmaz.
İşçi duramaz.
Yorgunluk birikir.
Ama dinlenme hakkı yoktur.
Çünkü bu düzende insan değil, üretim merkezdir.
Saat 17:15…
Zil çalar.
İşçiler çıkar.
Ama bu bir özgürlük değil.
Bu sadece geçici bir serbest bırakılmadır.
Çünkü herkes bilir:
Yarın yine aynı yere dönecek.
Aynı bant.
Aynı ses.
Aynı düzen.
Mehmet yürürken düşünür:
“Bu böyle mi gidecek?”
Ama cevabı bilir.
Bu düzen kendiliğinden değişmez.
Çünkü bu sistem…
işçinin susması üzerine kuruludur.
Ve en büyük gerçek şudur:
İşçiler çalıştırılmaz sadece…
aynı zamanda susturulur.
Ve bir gün…
eğer konuşurlarsa—
İşte o gün
gerçek mesai başlayacaktır.