Kemal Bülbül ile Alevilik, Edebiyat ve Kürt Kültürü Üzerine Söyleşi
“Bir halkın sesi bazen bir dengbêjin nefesindedir, bazen de suskun bir ozanın kalbinde. Unutulmasın diye anlatırız.” Bir halkın belleği, yalnızca yazılı metinlerde değil, sözün ritminde, inancın dilinde, hafızanın sesinde yaşar. Kemal Bülbül, bu belleğin hem tanığı hem taşıyıcısı; onu tanımlamak kolay değil. O bir halk ozanı, bir siyasetçi, bir kültür emekçisi ve en önemlisi, unutulmuşun sesine ses veren bir vicdan. Bu söyleşide, Aleviliğin derin kültürel mirasından Kürt diline, dengbêjlik geleneğinden bugünün toplumsal mücadelesine uzanan bir hafıza yolculuğuna çıkıyoruz.
‘Her kelime bir taş, her nefes bir köprü gibidir. Suskunluğun içinden konuşmak
Halkın sessiz çığlığıdır; yok sayılmaya çalışılan bir geçmişin isyanıdır’’.
Halkların sesi çoğu zaman yazılı tarihin dışında kalır. Sizce sözlü kültür, bir halkın kimliğini ve direnişini nasıl taşır? Bu aktarımın bugünkü karşılığı nedir?
“Halkın sesi çoğu zaman yazılı tarihin dışında kalır.” Zira geçmişteki tarih yazıcıların çoğu, devlet ve saltanat tarihi yazan bir tür saray kâtibi ya da vakanüvistir. Halkı “reaya” (sürü) olarak gördüklerinden, “Sürünün tarihi olmaz, olsa da yazılmaz!” anlayışı egemen olmuştur.
“Sözlü kültürün” halkın tarihini sonraki bellek ve toplumlara taşıması ise elbette mümkündür. Alevi inancının kutsal metinleri, mitolojisi, teolojisi, sosyolojisi ve felsefesi; sözlü kültürün sistematik disiplini sayesinde bugünlere gelmiştir. Halkların masalları, söylenceleri, atasözleri, deyimleri, deyişleri ve folklorik birikimleri de bu yolla aktarılmıştır.
Halklar ve muhalif topluluklar için göçebe yaşam, tarım ve hayvancılık gibi temel geçim biçimleri; barınma ve beslenme gibi ihtiyaçlar, çok ağır emek koşulları gerektirmiştir. Bu nedenle okuma-yazma halksal bir gereksinim olarak değil, sarayın ve iktidarın işi olarak görülmüş; sözüm ona “cahillik” halkın kederi olmuştur. Halk ise bilgeleri aracılığıyla kitapsız okuyup, kalemsiz yazar hâle gelmiştir. Zira kültür insani, toplumsal ve halksal bir edimdir.
Alevi toplumu da tarih boyunca devlet ve iktidarlara tebaa olmamış; onların statik ve Ortodoks merkezlerine karşı mücadele etmiştir. Bu yüzden ya yerleşik yaşama geçememiş ya da çoğu zaman gizlenmeyi zorunlu kılan ağır koşullarda yaşamıştır. Buna rağmen, özellikle 1230’lardan sonra Kürdistan ve Anadolu’da kurulan dergâh ve tekkelerde önemli el yazmaları ve kaynaklar üretilmiştir.
Bu belgelerin büyük bir bölümü katliamlar ve soykırımlar sırasında yok edilmiş; kalanlar da II. Mahmut dönemindeki Alevi–Bektaşi kıyımıyla ve 30 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu ile ortadan kaldırılmıştır. Aynı süreçte Kürt medreselerindeki eşsiz kaynaklar da yok edilmiştir.
Bugün kamusal alanda, devletin asimilasyoncu eğitiminden bağımsız olarak; kuşaktan kuşağa aktarılan deyimler, deyişler, nefesler, gülbangeler, dualar ve beddualar hâlâ yaşamaktadır. Günlük dilde bu miras olmadan iletişim kurmak neredeyse mümkün değildir.
Sözlü kültür, aklın dili; dilin hafızasıdır. Zulme ve asimilasyona rağmen yaşayan bir hafıza direncidir. Maddi ve toplumsal varlığını korumakta zorlanan halklar, sözlü kültürlerini kutsal bir emanet gibi sonraki kuşaklara taşımıştır.
‘‘Aleviliğin çok katmanlı yapısı, Kürt kültürüyle tarihsel ve toplumsal bağlar kurar’’.
Alevilik, yüzyıllardır hem bir inanç hem de bir kültürel direnç biçimi olarak var oldu. Sizce Aleviliğin bu çok katmanlı yapısı, Kürt kültürüyle nasıl bir bağ kuruyor?
Kemal Bülbül3
Bilinenin aksine Alevi terminolojisinin önemli bir bölümü Arapça, Farsça ve Kürtçedir. Taliplerinin tamamı Kürt olan Alevi ocakları da vardır. Ne yazık ki Kürt halkının ve Alevi Kürtlerin büyük bir bölümü, 937–1010 yılları arasında yaşamış, Kürtçe nefesler söyleyip yazmış Baba Taher Üryan’ı (Bava Taher Hemedanî) tanımaz. Yaresan/Ehlihak Kürtlerinin ocak kurucusu Sultan Sahak / Sultan İshak da yeterince bilinmez. Bu iki mürşid-i kâmilin nefeslerinden ve hikmetlerinden oluşan Kitab-ı Serencam ise çok sınırlı bir çevrede bilinir.
Hemedan’dan Kirmanşah’a, oradan Erzurum, Muş, Dersim, Elazığ, Sivas, Malatya, Adıyaman, Maraş, Antep ve Efrîn’e uzanan hatta Kürt Aleviliği; teolojisi, mitolojisi, nefesleri ve dualarıyla her türlü zulüm, katliam ve yok etme çabasına rağmen yaşamıştır ve yaşayacaktır. Derinlemesine bakıldığında Kürt kültürü üzerindeki Alevi inancının etkisi açıkça görülür. Asimilasyonun görece sınırlı kaldığı yerlerde kamusal Kürt yaşamında Alevi sosyolojisi belirgindir.
Kürt müziği ve müzik aletleri, coğrafya ve tarihsel direnişlerin ürünü olduğu kadar Alevi inancı ve kültürünün de yansımasıdır. Alevilikte Ana ve Ana Bacı Makamı (Pîrin Eşi), kültürel ve inançsal varoluşun temelidir; “Ana Fatma” kutsiyeti buradan gelir. Ana olma ve kadınlık, birçok Kürt bölgesinde kutsallık atfedilen ontolojik bir değere dönüşmüştür. Keramet sahibi analara ve onların makamlarına ilişkin inançlar da bu yolla genel Kürt kültürüne yansımıştır.
Kemal Bülbül5
‘‘Unutmamak, baskıya ve asimilasyona karşı sessiz ama güçlü bir direniştir’’.
Sizce “unutmamak” bir halk için ne ifade eder? Belleği korumak neden politik bir eylem hâline gelir?
“Unutmamak”, kişinin ve toplumun sessiz direnişidir. Baskı, zulüm ve asimilasyon yoluyla unutturulmaya çalışılan; sadece ses, söz, kelime ve cümlelerden oluşan bir yığın değildir. Bunlar, insan–insan, insan–toplum ve insan–doğa etkileşiminden doğan; ardında inanılmaz bir çaba ve emek barındıran, paha biçilemez bir hazinedir. Denebilir ki egemen sistemler karşısında halkların gerçek serveti, hazinesi ve varlığı; tüm yaşamsal süreçleri kapsayan kültürüdür. İnanç da bu kültür deryasının içinde yer alır.
Unutmamak hem bir eylem, hem bir görev, hem de bir varoluş biçimidir. Eylemdir; çünkü “yok etme” zorbalığına karşı unutmamak, yaşatma direnişidir. Görevdir; çünkü bir sonraki kuşak öncüllerinden çok şey bekler; mesele sadece maddi ya da nakdî miras değildir. Kültürel miras olmadan yaşamsal devridaim, yaşamsal döngü mümkün olmaz. Varoluş biçimidir; zira kültür, toplumların inançsal, felsefi, folklorik, sanatsal ve sosyolojik var oluşunun kendisidir…
‘‘Dengbêjler ve âşıklar, toplumsal hafızanın yaşayan arşivleridir’’.
Dengbêjler ve ozanlar, Kürt kültürünün yaşayan arşivleridir. Siz bu geleneklerin bugünkü anlamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yeni kuşaklar bu mirası nasıl taşıyabilir?
Dengbejler ve Âşıklar (ozanlar) doğal bir deyimle organik sanatçılar olarak görülmelidir. Zira disipliner bir süreçte eğitim almadan, kendi kendini eğiten, yaşatan ve üreten insanlardır. Doğa ve toplumsal yaşamla kurdukları etkileşimde sanatın diyalektiği, diyalektiğin de sanatı vardır. Beş duyu ile edinilen sezgiyi idrake, idraki düzenleyip estetiz ederek sanata dönüştürme becerisi; bana göre bir insan için hem diyalektik hem de organik bir yetidir.
Kaldı ki söze biçim vermek, tasvir etmek ve sözü estetize etmek yetmez; bunu sesle de donatmak, konuşma eylemini aşan bir biçimde sesin müzik formuyla estetiz edildiği bir üretim gerekir. Hele bu eylem… Kâh sizi tarihe, kâh çocukluğunuza, özlemlerinize, nostaljik hafızanıza; türlü nedenlerle koptuğunuz coğrafyaya götüren, adeta bir senaryonun filme uyarlanması gibi yaşatan, yaşartan bir eylemdir.
Biz Alevilerde âşıklık —kimi başka adlarla anılsa da— dengbejlik kutsal bir görevdir. Onu kutsal kılan şey ise Âşıkların ve Dengbejlerin insanüstü çabası, emeği ve üretimidir. Evdalê Zeynikê’den Silo Qiz’a, Şakiro’dan Tacim Dede’ye (Sultan Sinemilî Ocağı); adını saygıyla ve niyazla andığımız ya da anamadığımız tüm dengbejler ve âşıklar (ozanlar), hafızamız, aklımız, dilimiz ve duygumuzdur.
‘‘Kültür ve sanat, siyasetin yeniden üretimine indirgenmeden toplumsal hafızayı yaşatmanın temel araçlarıdır’’.
Türkiye’de kültürel çeşitliliğe rağmen, diller ve inançlar uzun süre bastırıldı. Bugün bu bastırılmış hafızanın yeniden görünür olması için neler yapılmalı?
Yapılacakların birincisi, toplumsal fiiliyat içinde inadına yaşatmak ve kamusal döngüde bulundurmaktır. Bunun en etkili yolu sanattır. Toplumsal örgütlülük, yani kurumlaşmak gerekir; burada kast edilen, sanatı bir kurum bünyesinde statikleştirmek değil, toplum, birey ve düşünsel, kültürel, inançsal üretimi arasında diyalektik bir ilişki kurmaktır. Diyalektikte “aktif-pasif” veya “özne-nesne” ayrımı yoktur; her iki öge de hem etkiler hem etkilenir.
Görülen veya görülmeyen yabancılaşma, toplumsal hafıza kaybı gibi durumlara karşı görsel, işitsel, yazılı ve sosyal medyanın tüm olanakları kullanılmalıdır. Yaşamın tümünü siyasete hasretmek yerine, kültür, sanat ve felsefe ile siyaseti estetize ederek yaşamı yeniden üretmek gerekir.
Kemal Bülbül1
‘‘Gelecek kuşaklara bırakılacak miras, sadece bilgi değil, yaşamın tüm alanında deneyimlenen bir devridaim olmalıdır’’.
Sizce bir halkın diliyle inancı arasında nasıl bir bağ vardır? Kürtçenin ve Aleviliğin birlikte taşıdığı kadim söz geleneği bugün hâlâ bir direniş biçimi olarak okunabilir mi?
İnanç, duygusal ve düşünsel eylemlerle oluşan toplumsal bir olgudur; toplum olma, insan kümesinden topluma dönüşme sürecinin en kadim yoludur. Hal böyle olunca insanın dili ile sosyolojisi arasında kesintisiz bir ilişki vardır. Sosyal ilişkiler davranışsal ve harekete dayalı çeşitli iletişim biçimleriyle olurken, en temel iletişim biçimi konuşmadır; konuşmak ise ses ve sözdür. Alevi inancında ses, nida duygunun söyleme ve eyleme dönüşmüş hâlidir; söz ise onun aracıdır.
Kürtçede “Naliyin” sözü, “Nalan” isminin kaynağıdır ve hemen her Kürt stran, klam ve destanında geçer. Dengbejler de bir anlamda nalandır; yani inleyen. Ancak inleyiş sanatla, notayla estetikleşmiş bir eser hâline gelir. Söz ve sözlü kültür, toplumdaki kamusal döngüde sadece konuşma aracı olmanın ötesine geçer; ses ve söz, inancı ifade ve toplumsallaştırmanın aracıdır. Günlük Kürt dilinde kullanılan “Xwede, Yezda, Yezdan, dilovan, pir, piro, pire, can, ruh û can, gul, gulistan, yar…” gibi kavramlar Alevi/Yaresan ve Ezdi kültüründen gelir. Bu anlamda Kürt Alevi Toplumu, söz ve söz sanatını ve diğer tüm sanatsal, felsefi, sosyolojik üretimlerini toplumsal hafızaya taşımıştır. Bugün hangi sözün Alevi toplumu inancından geldiğini bilmek için etimolojik uzmanlığa ihtiyaç vardır; ama biz duyarak, görerek ve yaşayarak gerçeklerin farkına varabiliyoruz. Aleviler tarihi serencamda söz gazinesini harami ve hoyratlara yağmalatmamak için canla başla korumuşlardır. Sözümüz, canımız ve yaşamımız kadar değerlidir ve hâlâ hafızayı yaşatma eylemiyle korunmaktadır.
‘‘Unutulmamak, geçmişin bugüne fısıldadığı bir öğretidir; sessizlikte yankılanan bir direniştir’’.
Son olarak, sizce yarının kuşaklarına nasıl bir kültürel miras bırakmalıyız? Bu mirasın temelinde hangi değerler olmalı?
En önemlisi kuşaklar arası taşıyıcı olabilmek, yani kültürü her boyutuyla bir sonraki kuşağa aktarabilmektir. Bu aktarım zahmetlidir; ancak yaşamı bir yaygın eğitim ortamı gibi düşünürsek kültürel döngü yükselen dalgalar biçiminde devam eder. Biz öncüllerimizin yaşadığı kültürü anlayabildiğimiz ölçüde aldık; bizden sonraki kuşak da kültürü bu şekilde devralacak. O halde kültür yitimine ve yabancılaşmaya karşı daha etkili aktarım yolları olmalıdır. Bu, yaşamın pek çok yönünde etkin ve yaratıcı olmayı gerektirir; yöntemi doğru yer ve zamanda etkin kılmak da şarttır.
Kemal Bülbül7
Bir ebeveyn için sokak ve yaşamın her alanı bir okul olmalı; kendisi de ne zaman öğretmen ne zaman öğrenci olacağını iyi kestirmelidir. İnsan, insandan ve toplumdan öğrendiği gibi öğretmelidir. Sadece öğrenmekle yetinen kişi, aktif bir birey olamaz, sosyalleşemez. Sosyallik diyalektik bir durumdur; diyalektik ise varlığın etkileşimidir. Bizden sonraki kuşağa bırakacağımız kültürel mirasta ölçü ve kalıp yoktur; yaşamın, zamanın ve toplumun değişiminden doğan ihtiyacı gözeten bir devridaim olmalıdır.
“Kültür, geçmişin ışığı; söz ise bu ışığı geleceğe taşıyan eldir.”
Bu söyleşi, kültürün sadece geçmişe ait bir miras değil, geleceğe taşınan bir bilinç olduğunu hatırlatıyor. Kemal Bülbül’ün sözleri, unutulmuşun sesine yönelmiş bir çağrı gibi yankılanıyor. Sözlü geleneğin, inancın, dilin ve hafızanın kesiştiği bu alanda, kimliğin en güçlü direniş biçimi olarak sözün kendisi kalıyor.
Kemal Bülbül’ün Sözüyle
“Bir halkın kelimeleri susturulamaz; çünkü o kelimeler toprağın, suyun, ateşin ve insanın hafızasında yaşamaya devam eder.”
Ve hatırlayalım: Her nefes, her kelime bir direniş; her anı, unutulmuşun hafızasına bir mührü andırır.
“Hafızanın Tanıkları”

