KÜRTLERİN ŞANSSIZLIĞI DOĞRU ZAMANDA DOĞRU TUTUM

Geçmişin uzun tarihini şimdilik bir kenara bırakalım ve yalnızca son elli yılda yaşananlara bakalım. Bu yarım yüzyıllık süreçte Kürtler çok ağır bedeller ödeyerek büyük bir mücadele yürüttüler. Tarihin karanlığına gömülmek, kimliği ve varlığı görünmez kılınmak istenen bir halk, yeniden tarih sahnesinde kendisine yer açmaya çalıştı.

KÜRTLERİN ŞANSSIZLIĞI  DOĞRU ZAMANDA DOĞRU TUTUM

On binlerce insan cezaevlerinden geçti. İşkenceler, ölümler, faili meçhul cinayetler, boşaltılan köyler ve yerinden edilmeler yaşandı. Bütün bunlar Kürt toplumunun hafızasında derin izler bıraktı.

Fakat Kürtlerin en büyük şanssızlıklarından biri, bütün bu dönem boyunca ihtiyaç duydukları güçlü demokratik dayanışmayı yeterince görememeleri oldu.

Aydınlardan demokratlara, sosyalist hareketlerden sendikalara ve sivil toplum örgütlerine kadar çeşitli dönemlerde destek açıklamaları yapıldı. Fakat bana göre bu destekler çoğu zaman parçalı, dönemsel ve cılız kaldı. Kürtler büyük ölçüde kendi güçlerine dayanarak mücadele etmek zorunda kaldılar.

Bir halk yalnız bırakıldığında yalnızca mücadelesi zorlaşmaz; ödediği bedel de büyür.

İşte bugün tam da bu nedenle farklı bir tarihsel sorumlulukla karşı karşıyayız.

Silahların ve çatışmanın yerine siyasetin, diyaloğun ve demokratik çözümün konuşulduğu bir dönemde demokratım, sosyalistim, devrimciyim, aydınım diyen herkesin tutumu daha büyük önem taşımaktadır.

Bugün onlarca aydının bir araya gelerek;

“Biz demokratik çözüm sürecini destekliyoruz. Kürtlerin demokratik hak taleplerinin siyasal ve barışçıl yollarla çözülmesini savunuyoruz.”

demesi neden mümkün olmasın?

Sayıları küçük ve güçleri sınırlı olsa bile sosyalist hareketlerin, demokratik kurumların, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin ayrı ayrı kamuoyunun karşısına çıkarak demokratik çözümden yana açık bir irade ortaya koymaları önemlidir.

Böyle açıklamalar tek başına sorunu çözmez.

Ama topluma moral verir, demokratik siyasetin alanını genişletir ve çözüm arayışının yalnızca Kürtlerin omuzlarına bırakılmadığını gösterir.

Çünkü demokratik çözüm yalnızca Kürtlerin meselesi değildir.

Çatışmanın sona ermesi; Kürtlerin, Türklerin, Alevilerin, emekçilerin, sosyalistlerin, demokratların ve farklı toplumsal kesimlerin kendilerini daha özgür biçimde ifade edebilecekleri demokratik alanın genişlemesi anlamına gelebilir.

Tam da bu noktada eleştirilmesi gereken bir başka tutum ortaya çıkıyor:

Sürecin arkasından yürümek.

Ne olacağını beklemek, güç dengelerine bakmak, süreç ilerlerse desteklemek, gerilerse sessizce geri çekilmek gerçek anlamda politik sorumluluk almak değildir.

Siyaset yalnızca gelişmeleri takip etmek değildir.

Siyaset gerektiğinde gelişmeler karşısında zamanında tutum alabilmektir.

Bugün bazı sosyalist ve demokratik yapıların çözüm konusunda açık ve güçlü bir irade ortaya koymak yerine gelişmeleri geriden takip ettiği izlenimi oluşmaktadır. Oysa tarihsel dönemlerde önemli olan yalnızca doğru sözü söylemek değildir; doğru sözü doğru zamanda söylemektir.

Yıllar sonra “Biz zaten barıştan yanaydık” demenin fazla bir anlamı olmayacaktır.

Asıl mesele, barışın ve demokratik çözümün tartışıldığı bugün nerede durduğunuzdur.

Elbette süreç eleştirilebilir. Kürt hareketinin politikaları da eleştirilebilir. Hiçbir siyasi hareket eleştirinin dışında değildir.

Fakat eleştiri başka şeydir, demokratik çözüm ihtimali karşısında sessiz kalmak başka şeydir.

Kendisini demokrat, sosyalist, devrimci veya aydın olarak tanımlayan herkesin bugün kendisine sorması gereken soru şudur:

“Demokratik çözümün konuşulduğu bugün söz söylemeyeceksem, ne zaman söyleyeceğim?”

Toplumların hafızası vardır.

Kimlerin zor zamanlarda konuştuğunu, kimlerin sustuğunu, kimlerin risk aldığını, kimlerin gelişmelerin sonucunu beklediğini zaman içinde görür.

Bu nedenle mesele yalnızca Kürt meselesi değildir; aynı zamanda Türkiye’deki demokrasi güçlerinin kendi samimiyetleriyle yüzleşme meselesidir.

Çünkü doğru zamanda doğru tutum alamayan bir siyasal hareket, tarihsel fırsatı kaçırmakla kalmaz; toplumla arasındaki güven bağını da zayıflatır.

Kürtlerin geçmişteki şanssızlığı büyük ölçüde yalnız bırakılmalarıydı.

Bugünün sorusu ise çok daha açıktır:

Aynı yalnızlık demokratik çözüm arayışında da devam mı edecek, yoksa bu kez demokratlar, sosyalistler, aydınlar, sendikalar ve sivil toplum örgütleri kendi tarihsel sorumluluklarını üstlenecek mi?

Barışı savaş bittikten sonra savunmak kolaydır.

Asıl politik ve ahlaki sorumluluk, barışın mümkün olabileceği anda onun yanında açıkça durabilmektir.

Çünkü tarih yalnızca kimin ne söylediğini değil, ne zaman söylediğini ve kritik anlarda nerede durduğunu da yazar.